Geçmiş zamanların birinde genç bir adam, bilge olarak
gördüğü babasına kafasını kurcalayan lakin bir türlü kendisinin çözüm
bulamadığı bir soru sorar. Baba: Hakikat nedir?
Babası biraz düşündükten sonra: - Evladım çok zor bir soru
sordun. Bunun cevabını ben veremem lakin bu soruna cevap verecek bir tanıdığım
kimse var. Biraz uzaklarda lakin bu sorunun cevabını merak eden kişi, zorlu, zahmetli
ve meşakkatlide olsa bu yolculuğa katlanır değil mi?
Genç adam: - Elbette babacığım.
Baba: - Evladım, senin için bir binek, birazda azık
hazırlayalım sonrada var git seni meraka sürükleyen sorunun arkasından der.
Genç adam, aradığı sorunun cevabını bulacağı ümitle ve
birazda merakla daha da heyecanlanmıştır.
-
Baba, kim bu muhterem ve nerededir?
Baba: - Evladım, çölün ortasında uçsuz bucaksız bir saray
göreceksin, işte o sarayın sahibidir. Var git, selamımı söyle ve sorunun
cevabını iste.
Genç adam hazırlıklar bittikten sonra babası ile helalleşip
babasının tarif ettiği adrese doğru yola çıkar. Zahmetli bir yolculuğun
arkasından babasının bahsettiği yüksek surlarla örülü sarayın kapısına varır. Lakin
sarayın kapısında içeri girmek için sıraya girmiş büyük bir kalabalık vardır.
Yorgun argında olsa genç adam hiç vakit kaybetmeksizin kendisi de bu kalabalığın
içine dalar ve sıraya girer. Uzun bir bekleyişten sonra sarayın efendisi ile
görüşme sırası kendisine gelir, biraz heyecanlıdır lakin beynini kemiren
sorunun cevabına yaklaşmanın da bir huzuru vardır içinde. Sarayın yaveri kabul
için genç adamı huzura çağırır.
Genç adam: - Efendim, beni buraya babam gönderdi ve size de
selamları var. Huzurunuzda bulunma sebebim babacığıma sorduğum bir sorudan
dolayıdır. Babacığıma hakikat nedir dedim oda bu sorunun cevabını kendisi değil
ancak sizin verebileceğinizi söyledi. Hakikat nedir efendim? Dedi.
Sarayı efendisi: - Evladım sen şimdi yorgunsun git biraz
dinlen sonra yanıma gel.
Genç adam kendisine tahsis edilen odada biraz uyuyup
dinlenmeye çalışır lakin sorunun cevabına bu kadar yaklaşmış iken uyumak na
mümkündür. Hemen yerinden fırlayıp efendinin yanına koşar ve:
- Efendim ben geldim
der.
- Dinlendin mi evladım ?
- Evet, evet dinlendim efendim, der. Efendi, orada huzurda
bekleyen yavere: - Evladım, bir yemek kaşığı birazda zeytin yağı getirin diye
emir verir. Çarçabuk istenilenler getirilmiş ve efendi genç adamı yanına
çağırarak: - Evladım bu kaşığın içine biraz zeytin yağı koyacağım ve sen bu
yağı dökmeden benim sarayımı gezecek ve gördüklerini bana anlatacaksın ve bende
sana sorunun cevabını vereceğim der.
Genç adam biraz şaşkın, birazda merakı artmış alarak içi zeytinyağı
ile doldurulmuş kaşığı avuçlayıp huzurdan ayrılacağı sıra, Efendi: - Unutma,
kaşıktaki yağı dökmeden gördüklerini anlatacaksın der.
Genç adam şimdi daha bir dikkat kesilmiş ve sarayın içinde kaşıktaki
yağı dökme tedirginliğiyle dikkatlice dolaşmaya başlamıştır. Sarayı adımlıyor,
salonlardan geçiyor, bahçelerin içinde dolaşıyor lakin etrafında olup
bitenlerden bihaber kaşıktaki zeytin yağını dökmemeye odaklanmış bir şekilde
yavaş adımlarla dolaşmaya devam ediyordu. Akşam olmuş ve genç adam sarayın
ancak bir bölümü içinde gezebilmiştir. Yorgun lakin mutlu bir şekilde kaşıktaki
yağı muhafaza etmenin sevinci ile efendinin huzuruna gelmiştir.
Efendi: Ne yaptın evlat, kaşıkta yağ duruyor mu? Dedi.
Genç adam büyük bir sevinçle: - Evet, evet efendim çok şükür
kaşıktaki yağı dökmemeye muvaffak olabildim der.
Efendi: - Güzel peki, sarayımı nasıl buldun, güzel mi, ne
gördün anlat anlat bakalım dedi.
Genç adam biraz mahcup bir şekilde: - efendim kaşıktaki yağı
dökmemek için hep ayakuçlarıma baktım sarayınızın içinde birçok şey gördüm
lakin dikkat edemedim, dikkatli bir şekilde bakamadım dedi.
Efendi: - İşte bu olmadı. Sorunun cevap bulabilmesi için
sana verdiğim kaşıktaki yağı dökmeden lakin sarayı içinde ne var ne yok bakman,
görmen, bilmen ve daha sonra gelip bunları bana anlatman lazım ki bende sana
sorduğun sorunun cevabını verebileyim der. Yeniden genç adamın eline kaşıkta
biraz zeytinyağı verilir ve sarayı bu defa alıcı bir gözle gezip dolaşması ve
gördüklerini anlatması tenbih edilir.
Genç adam bu defa sarayın salonlarını, tavan döşemelerini,
mobilyalarını, bahçede ki ağaçların güzelliğini, şelalelerin muhteşemliği
karşısında mest olmuş bir şekilde dolaşırken sarayın bahçesinde efendi ile karşılaşan genç gördüklerini efendiye aktarmak için büyük bir heyecanla: - Efendim,
efendim ne güzel ve ne muhteşem bir sarayınız varmış meğer diye gördüklerini
hayran hayran anlatır. Efendi büyük bir sabırla genç adamın gördükleri
karşısında adeta büyülenmişçesine anlattıklarını dinler. Genç adam hala
gördüklerinin güzelliği ve hayreti içinde olup bitenleri ve gördüklerini
anlatmaya devam ederken birden neden burada bulunduğunu hatırlar ve sukut eder.
Efendi genç adama sorar: - Sarayımı anlaşılan gayet güzel
gezmişe benziyorsun. Sarayda seni epey büyülemişe benziyor. Peki söyle bakalım
genç adam, kaşıktaki zeytin yağına ne oldu?
Genç adam şaşkındı çünkü sarayın cazibesi onu öylesine
büyülemişti ki, orada bulunma nedenini bile unutmuştu, elinde bir kaşığın
olduğunu ve içinde dökülmemesi gereken bir zeytinyağı bulunduğunu bile çoktan
unutmuştu. Biraz mahcup bir şekilde elinde bir kaşığın olduğunu hatırladı lakin
içindeki yağı çoktan dökmüş, kaybetmişti.
Efendi genç adamı yanına oturtup: Bak evladım, bana sorduğun
sorunun cevabı işte tamda burada saklı. İnsan, muhteşem ve güzel yaratılmış bir
dünyanın içine doğar ve burası kıymetli şeylerle doludur. Birde insan için
inandığı değerler vardır, kaşıktaki yağ misali. İşte insanın varlık mücadelesi
misali böyledir. Dünya üzerinde dolaşmak, gezmek, görmek lakin kaşıktaki yağı
dökmeden bunu yapmaktır hakikat der.
Genç adam aradığı sorunun cevabını bulmuştu. Hakikat, denge
demekti. Kaşıktaki yağı dökme korkusu ile etrafında olup bitenlerden bihaber
yaşayıp, dünyada olup biten hadiseler karşısında hiçbir fikre, düşünceye, her
hangi bir etkiye sahip olmaksızın dünyadan bihaber, dünya ile temas kurmadan
yaşamanın sonuçlarının neye malolacağını anlamış diğer taraftan dünyaya
taparcasına bir hayranlıkla içine dalmanın ve bütün inançlarını, değerlerini
kaybetmenin, dökmenin, dünya uğruna değerlerini feda etmeninde ne demek
olduğunuda şimdi daha iyi bir şekilde anlamıştı.
Düşünseler
şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir
şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir
bilselerdi! 29/ANKEBÛT-64.
Biliniz ki, dünya hayatı, yalnızca bir oyun,
bir eğlencenin, çoluk-çocuk sahibi olma zevkinin, aranızda itibar kazanma ve
övünme vesilesinin, çok mal-servet ve evlât sahibi olma yarışının yapıldığı bir
yerdir. Tıpkı, toprağı suya doyuran yağmurun bitirdiği, çiftçinin hoşuna giden
ekinlere benzer. Sonra o ekinler coşar, gürleşir. Daha sonra onların sapsarı
olduğunu görürsün. Sonra onlar tarlada çerçöp haline gelir. Âhirette, ebedî
yurtta da dehşetli bir azap vardır. Allah tarafından bağışlanma, O'nun rızası ve
rızasına ulaşma mertebesi de vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir zevkten
ibarettir. Hadid/20.








