2 Eylül 2018 Pazar

Hakikat, kaşıktaki yağı dökmemektir.


Geçmiş zamanların birinde genç bir adam, bilge olarak gördüğü babasına kafasını kurcalayan lakin bir türlü kendisinin çözüm bulamadığı bir soru sorar. Baba: Hakikat nedir?

Babası biraz düşündükten sonra: - Evladım çok zor bir soru sordun. Bunun cevabını ben veremem lakin bu soruna cevap verecek bir tanıdığım kimse var. Biraz uzaklarda lakin bu sorunun cevabını merak eden kişi, zorlu, zahmetli ve meşakkatlide olsa bu yolculuğa katlanır değil mi?

Genç adam: - Elbette babacığım.

Baba: - Evladım, senin için bir binek, birazda azık hazırlayalım sonrada var git seni meraka sürükleyen sorunun arkasından der.

Genç adam, aradığı sorunun cevabını bulacağı ümitle ve birazda merakla daha da heyecanlanmıştır.

-          Baba, kim bu muhterem ve nerededir?

Baba: - Evladım, çölün ortasında uçsuz bucaksız bir saray göreceksin, işte o sarayın sahibidir. Var git, selamımı söyle ve sorunun cevabını iste.

Genç adam hazırlıklar bittikten sonra babası ile helalleşip babasının tarif ettiği adrese doğru yola çıkar. Zahmetli bir yolculuğun arkasından babasının bahsettiği yüksek surlarla örülü sarayın kapısına varır. Lakin sarayın kapısında içeri girmek için sıraya girmiş büyük bir kalabalık vardır. Yorgun argında olsa genç adam hiç vakit kaybetmeksizin kendisi de bu kalabalığın içine dalar ve sıraya girer. Uzun bir bekleyişten sonra sarayın efendisi ile görüşme sırası kendisine gelir, biraz heyecanlıdır lakin beynini kemiren sorunun cevabına yaklaşmanın da bir huzuru vardır içinde. Sarayın yaveri kabul için genç adamı huzura çağırır.

Genç adam: - Efendim, beni buraya babam gönderdi ve size de selamları var. Huzurunuzda bulunma sebebim babacığıma sorduğum bir sorudan dolayıdır. Babacığıma hakikat nedir dedim oda bu sorunun cevabını kendisi değil ancak sizin verebileceğinizi söyledi. Hakikat nedir efendim? Dedi.

Sarayı efendisi: - Evladım sen şimdi yorgunsun git biraz dinlen sonra yanıma gel.

Genç adam kendisine tahsis edilen odada biraz uyuyup dinlenmeye çalışır lakin sorunun cevabına bu kadar yaklaşmış iken uyumak na mümkündür. Hemen yerinden fırlayıp efendinin yanına koşar ve:

 - Efendim ben geldim der.

- Dinlendin mi evladım ?

- Evet, evet dinlendim efendim, der. Efendi, orada huzurda bekleyen yavere: - Evladım, bir yemek kaşığı birazda zeytin yağı getirin diye emir verir. Çarçabuk istenilenler getirilmiş ve efendi genç adamı yanına çağırarak: - Evladım bu kaşığın içine biraz zeytin yağı koyacağım ve sen bu yağı dökmeden benim sarayımı gezecek ve gördüklerini bana anlatacaksın ve bende sana sorunun cevabını vereceğim der.

Genç adam biraz şaşkın, birazda merakı artmış alarak içi zeytinyağı ile doldurulmuş kaşığı avuçlayıp huzurdan ayrılacağı sıra, Efendi: - Unutma, kaşıktaki yağı dökmeden gördüklerini anlatacaksın der.

Genç adam şimdi daha bir dikkat kesilmiş ve sarayın içinde kaşıktaki yağı dökme tedirginliğiyle dikkatlice dolaşmaya başlamıştır. Sarayı adımlıyor, salonlardan geçiyor, bahçelerin içinde dolaşıyor lakin etrafında olup bitenlerden bihaber kaşıktaki zeytin yağını dökmemeye odaklanmış bir şekilde yavaş adımlarla dolaşmaya devam ediyordu. Akşam olmuş ve genç adam sarayın ancak bir bölümü içinde gezebilmiştir. Yorgun lakin mutlu bir şekilde kaşıktaki yağı muhafaza etmenin sevinci ile efendinin huzuruna gelmiştir.

Efendi: Ne yaptın evlat, kaşıkta yağ duruyor mu? Dedi.

Genç adam büyük bir sevinçle: - Evet, evet efendim çok şükür kaşıktaki yağı dökmemeye muvaffak olabildim der.

Efendi: - Güzel peki, sarayımı nasıl buldun, güzel mi, ne gördün anlat anlat bakalım dedi.

Genç adam biraz mahcup bir şekilde: - efendim kaşıktaki yağı dökmemek için hep ayakuçlarıma baktım sarayınızın içinde birçok şey gördüm lakin dikkat edemedim, dikkatli bir şekilde bakamadım dedi.

Efendi: - İşte bu olmadı. Sorunun cevap bulabilmesi için sana verdiğim kaşıktaki yağı dökmeden lakin sarayı içinde ne var ne yok bakman, görmen, bilmen ve daha sonra gelip bunları bana anlatman lazım ki bende sana sorduğun sorunun cevabını verebileyim der. Yeniden genç adamın eline kaşıkta biraz zeytinyağı verilir ve sarayı bu defa alıcı bir gözle gezip dolaşması ve gördüklerini anlatması tenbih edilir.

Genç adam bu defa sarayın salonlarını, tavan döşemelerini, mobilyalarını, bahçede ki ağaçların güzelliğini, şelalelerin muhteşemliği karşısında mest olmuş bir şekilde dolaşırken sarayın bahçesinde efendi ile karşılaşan genç gördüklerini efendiye aktarmak için büyük bir heyecanla: - Efendim, efendim ne güzel ve ne muhteşem bir sarayınız varmış meğer diye gördüklerini hayran hayran anlatır. Efendi büyük bir sabırla genç adamın gördükleri karşısında adeta büyülenmişçesine anlattıklarını dinler. Genç adam hala gördüklerinin güzelliği ve hayreti içinde olup bitenleri ve gördüklerini anlatmaya devam ederken birden neden burada bulunduğunu hatırlar ve sukut eder.

Efendi genç adama sorar: - Sarayımı anlaşılan gayet güzel gezmişe benziyorsun. Sarayda seni epey büyülemişe benziyor. Peki söyle bakalım genç adam, kaşıktaki zeytin yağına ne oldu?

Genç adam şaşkındı çünkü sarayın cazibesi onu öylesine büyülemişti ki, orada bulunma nedenini bile unutmuştu, elinde bir kaşığın olduğunu ve içinde dökülmemesi gereken bir zeytinyağı bulunduğunu bile çoktan unutmuştu. Biraz mahcup bir şekilde elinde bir kaşığın olduğunu hatırladı lakin içindeki yağı çoktan dökmüş, kaybetmişti.

Efendi genç adamı yanına oturtup: Bak evladım, bana sorduğun sorunun cevabı işte tamda burada saklı. İnsan, muhteşem ve güzel yaratılmış bir dünyanın içine doğar ve burası kıymetli şeylerle doludur. Birde insan için inandığı değerler vardır, kaşıktaki yağ misali. İşte insanın varlık mücadelesi misali böyledir. Dünya üzerinde dolaşmak, gezmek, görmek lakin kaşıktaki yağı dökmeden bunu yapmaktır hakikat der.

Genç adam aradığı sorunun cevabını bulmuştu. Hakikat, denge demekti. Kaşıktaki yağı dökme korkusu ile etrafında olup bitenlerden bihaber yaşayıp, dünyada olup biten hadiseler karşısında hiçbir fikre, düşünceye, her hangi bir etkiye sahip olmaksızın dünyadan bihaber, dünya ile temas kurmadan yaşamanın sonuçlarının neye malolacağını anlamış diğer taraftan dünyaya taparcasına bir hayranlıkla içine dalmanın ve bütün inançlarını, değerlerini kaybetmenin, dökmenin, dünya uğruna değerlerini feda etmeninde ne demek olduğunuda şimdi daha iyi bir şekilde anlamıştı. 

Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi! 29/ANKEBÛT-64.

Biliniz ki, dünya hayatı, yalnızca bir oyun, bir eğlencenin, çoluk-çocuk sahibi olma zevkinin, aranızda itibar kazanma ve övünme vesilesinin, çok mal-servet ve evlât sahibi olma yarışının yapıldığı bir yerdir. Tıpkı, toprağı suya doyuran yağmurun bitirdiği, çiftçinin hoşuna giden ekinlere benzer. Sonra o ekinler coşar, gürleşir. Daha sonra onların sapsarı olduğunu görürsün. Sonra onlar tarlada çerçöp haline gelir. Âhirette, ebedî yurtta da dehşetli bir azap vardır. Allah tarafından bağışlanma, O'nun rızası ve rızasına ulaşma mertebesi de vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir zevkten ibarettir. Hadid/20.

5 Haziran 2018 Salı

Çok inanıp az düşünmenin sonuçları


Biz Müslümanların, bugün içinde bulunduğumuz en büyük sorunumuz; Çok inanıp az düşünmemizdir.
Halbuki aklı olmayanın dini de yoktur. Yani düşünce yoksa, din de yoktur. 
İnsan inanır lakin inandığı ilkeler üzerinde sahih yorumlara sahip olamaz ise, inancını sömüren simsarlar yakasından düşmez, sırtından inmez.
İnsan inanır hemde samimi olarak inanır lakin sahih yorumlardan yoksun kalır, düşünceye alan açamaz ise,soğuk, katı,donmuş, buz kesilmiş bir katılığın içinde kalmaktan kendini kurtaramaz.Güneşin en zayıf ışıklarına bile maruz kalınca korumasızdır hemen çözülür. katı kalmak için soğuk ortamlar arar, bulamadığında psikolojik sancılar çeker, kaçınılmaz olarak, paranoya belkide şizofren davranışlarda bulunur, güneşe kızar. Çözülür, çözüldükçe, bozulur. ter keder inanç namına neye sahipse. inanç bir ideal, amel ise realitedir. pratiği olmayan bir dini tasavvura sahip olmak aslında zaman ve mekandan bağımsız bir inancı sürdürme çabasıdır ki içinde kesinlikle bilinç ve düşünce yoktur.
Zamandan ve mekandan bağımsız bir inanç tasavvuruna sahip olmamızın faturasını 200 yıldır ödüyoruz. Lakin güneşin ışığına maruz kalan yanlarımız çözüldü, koptu, eridi aktı ve kayboldu. biz ise sadece seyrediyor, ah-vah ederek hayıflanıyoruz. Çözülen ve kaybolan yanlarımıza kızıyor ve onları samimiyetsizler olarak suçlayarak kendimizin de çözülmemesi için soğuk ortamlar arayıp duruyoruz.
Halbuki, inandığımız değerler çerçevesinde zamanı ve mekanı kurabilme becerisine sahip olmamız inancımızın gereği, inancımızın bizden talebi değil midir? Mekanı kurmak için düşünceye, tabiat ilimlerine, tarihe, fiziğe, matematiğe, insan bilgisine, evren bilgisine, her şeyden evvel akla alan açmamakla nasıl mümkün olabilir ki?
Alem-i İslam'ın son 200 yıldır varlık ve yokluk mücadelesi içinde debelenip duruyor olmasının arkasında yatan neden ne ola ki? 
1000 yıl boyunca küre ölçeğinde ilmi, bilimi,ahlakı, sanatı, edebiyatı, estetiği, şehri ve her şeyden öte insanı insan kılan nizamı geliştiren medeniyetin çocuklarına ne oldu, neyi yitirdikde varlık-yokluk cenderesinin içinde kıvranır olduk? 
İki elimizin arasına başımızı alıp neden sorusuna cevap bulamadıkça, taklit etmeye, çözülmeye, erimeye devam edeceğiz.
Zamanı ve mekanı hesaba katan dini yorumlara sahip olmadıkça, çözülmeye devam edeceğiz.....
Zamanı ve makanı kuran irade son 200 yıldır sömürgeci batı zihniyetinin elindedir. Batı medeniyeti kendisi dışındaki bütün medeniyetleri ilkel ve barbar diye tanımlamış ve özellikle islam'ın ilim ve bilim üzerindeki bin yıllık etkisini nazarlardan saklayarak hemen her bir şeyi kendine mal etmeye çaba sarfetmiş ve dolayısıyla bütün müslüman coğrafyaları sömürgeleştirme çabasına girmiştir.
Bu haksız, hukuksuz, ve canavarca hislerle dolu batı çabalarına karşı her sahada direnmeye çalışan Müslümanlar bugünde direnmeye çalışıyorlar. Toprakları işgal edilen, yeraltı ve yerüstü kaynakları çalınan müslümanların her geçen gün haklı bir şekilde öfkesi artıyor. Sadece inanca yaslanarak, günümüz bilgisi ve biliminden yoksun bir akılla bu mücadele başarıya ulaşabilir mi?
Günümüz bilgisine sahip olmayan gençlerimizin haklı öfkelerini de onlar yönetiyorlar. Kızgınlığımızı artırıp düşünmemize fırsat vermeden, bilgi ve bilimle temas kurmamıza mani olarak bulaşmamamız için çaba sarf ediyorlar. Afganistan, ırak, Çeçenistan, Yemen, Libya, Suriye, Somali,Nijerya ve dahi bir çok coğrafyamız ısıtılmaya devam ediyor. Oyunu onlar kuruyorlar, bizlerde inacımızla bu oyunun düşünmeden gerçek bir parçası olarak buharlaşmaya devam ediyoruz.....
Allah akletmeyenlerin üzerine pisliği boca eder. K.Kerim.

3 Haziran 2018 Pazar

İtme-çekme, itenler ve çekenler




İnsanı merkeze aldığımızda, insanın dış dünyadaki nesnelere ve diğer canlılarla karşı iki yönlü iradi hareketi vardır. İnsan bulunduğu dairenin içine diğer canlıları ya da nesneleri çekmek ya da itmekle ifade edeceğimiz hareketler içinde bulunur. İtme ve çekme faaliyetinin olabilmesinin iki şartı vardır. Birincisi, irade diğeri de kuvvet yani kudrete sahip olmaktır.
İtme, daire içinden dışa doğru bir hareket iken çekme, dışarıdan dairenin içine doğru bir yönelişi talep eder. Birincisinde hareket içten dışa doğru, diğerinde ise dışarıdan içeri doğrudur. Dairenin içini merkeze alarak tanımlarsak, insan yanında bulunan canlı ya da cansız, her neyden sıkılmışsa, rahatsız olmuş ve ona karşı, tahammül sınırlarını aşmışsa, ondan kurtulmak için, dairenin dışına itmek, atmak ister. Burada bir kurtulma talebi vardır. Bir sıkışmışlık, kızgınlık, rahatsızlık duyma ve kalbin kendisini o şeye karşı kapatmasının bir neticesidir aslında tezahür eden şey. İnsan, o şeyden kurtulduğunda rahatlayacağı varsayımı ile hareket eder. Burada bir şeyi atıyor olmak, sahip olduğu, birlikte olduğu o şeyden mahrum kalmayı göze almak, eksilmeyi tercih etmek manalarını da içerir. İnsan için atılacak olan o şey ne ise, o bir eksikliğe değil tam tersine rahatsız edici bir fazlalığı ifade ediyor olmalıdır. İnsan, rahatsızlık duyduğu her ne ise, itme kudretine sahip değilse kendisi, bulunduğu her bir şeyi terk ederek o dairenin dışına kendisini atmak ister, kendisini iter bu defa, kaçar, kurtulmak ister…
Çekme iradesi ise, itme faaliyetinde olduğunun tam tersine dışarıdan içeriye doğru o bir şeyin yanında, yanı başında olması arzusunu güder. O şeyin kendi bulunduğu daireye dâhil olmasını ister. Burada bir genişlikten, huzurdan, dinginlikten, mutluluktan, çoğalma talebinden bahsedebiliriz. Burada paylaşmak, sahip olduğu şeyi pay ederek çoğaltmak ya da salt büyüme talebini gözeterek yapar. Çekme faaliyetinin olabilmesi için, dairenin içinde zorunlu olarak dışarıdan gelecek olan diğer kişilere cazip gelecek, onları bulundukları daireden kendi iç dairesine çekmelerine neden olabilecek daha üst bir düzene, nizama, uyuma, ahenge, bilgiye, nezakete, estetiğe sahip olmak lazım gelir. Bu anlatımlar etrafında, yine bu kelimelere ekler yaparak, iki kavrama erişmiş oluruz. İtmekten, İticiliğe, Çekmekten ise çekiciliğe. Birinci tekil şahıslara giydirdiğimizde ise, İtici ve çekici.
İnsanlar ve onların kurdukları organizasyonlarda böyledir. Ya İticidirler yada çekici. Küre ölçeğinde de tarih boyunca bu durum böyledir. İnsan ve eşya hep bir hareket halindedir. Hep bir yöne akar. Nizamın olduğu, zenginliğin, düzenin, adaletin, hoşgörünün vs. Coğrafyalar üzerine kurulan düzenler bu esaslar üzerine iter ya da çekerler. Çekim merkezi olmayı başarabilenler, çekim gücüne sahip olanlar her zaman çekicidirler.
Atmak kolay lakin çekmek zordur. Atmayı göze almak için bir düzene ihtiyaç duymazsınız lakin çekmek böyle değildir. İtmek, atmak, kaosu, çekmek düzene işarettir. İyi ve güzel olan çeker, kazanırlar, kötü olanlar iterler, atarlar, harcarlar.
Azizim asıl olan, güzel olan, iyi olan, doğru olan itici değil çekici olmaktır.


Çağrı-çağırmak


İnsan kendi benliğinin farkına vardığı zaman, ben ile birlikte bir şahsiyet olduğu ve dolaysıyla kendisi dışında, sen, o üzerinde bir farkındalığa kavuşur. Kendisi dışında, yakınında ve uzağında birilerinin olduğu bilinci ile hareket etmeye başlar. Bu farkındalığın ardından İnsan, kendisinin dışındakileri uzak ya da yakın fark etmeksizin çağırır.
Çağırmak uzak ve yakında olanları içerirken, kovmak yakınınızda olanı, hemen yanı başınızda bulunanlar için yapılan bir eylemdir.
Çağırmak fiili nasıl gerçekleşir diye sorduğumuzda; ancak dil organı ile lisan ile yapılabilirliği sonucu aklımızda uyanır. Dil olmadan, lisan olmaksızın çağrı yapılabilir mi, çağırmak mümkün müdür?
İnsan çaresiz kaldığında, sıkıştığında, tek başına içinde bulunduğu sorunu aşamadığında, canı yandığında da bağırır. Aslında bu bağırma bir çağrı içerir lakin insan çaresizlikle, panikle yardım talebinde bulunur. Uzaklara sesini duyurmak ister, sıkıştığı yerden kurtarılmayı talep eder, buda bir çağrı, çağırma şekli, bir nevi davettir lakin bu davet, yani yardım talebi, büyük bir korku psikolojisi içinde yapıldığı için tek amaç en uzaktakine dahi sesini duyurma çabası, kurtulma telaşı içinde yapılmış bir eylemdir. İnsan demek ki korkunca bağırır. Bu bağırma bazen bir çağrı içeriğine bürünürken, bazen ise kovma talebine bürünebiliyor demektir. Şayet böyle ise, İnsan kalbini açtığında çağırı, kapattığında ise kovma eylemi gerçekleşir diyebilir miyiz?  Bu çerçeveyi esas kabul ettiğimizde ise çağırmak dil organının bir faaliyeti olmaktan çıkıp kalbin bir eylemi haline dönüşüyor demektir. Dil burada sadece aracılık faaliyetini üstlenmiş oluyor demektir. Çağrı, dil aracılığıyla kalbin esaslı bir faaliyetidir diyebiliriz o halde.
İnsan çağrı yapmaksızın, çağırmaksızın ya da bu çağrılara cevap vermeksizin yapabilir mi? Çağrısı olmayan bir insan tahayyül edebilir miyiz?
Çağırmak, sakin, kendinden emin, özgüvenle, suhuletle ve dingin bir ruh haliyle yapıldığında davet içeren ve aynı zamanda yakınlaşmayı hedefleyen bir fiil iken, kovmak, korkuyla, kızgınlıkla, büyük bir sıkışmışlık psikolojisi içinde, bağırmakla elde edileceği umulan bir uzaklaşma talebine dönüşmektedir. İnsan sevince, sevgi d
olu olarak naif bir sesle ve edayla çağırır, birleşmek, bir olmak, birlik olmak ister. Sahip olduğu şeylerin güzelliğini aktararak, paylaşarak, pay ederek çoğaltmak ve büyütmek ister.
Çağrı, kişinin sahip olduğu şeyleri vermeyi, diğerine ulaştırmayı hedefler. Çağrı yakınlaşma talebidir. Bu talebin neyi hedeflediği daha sonra çağrıya kulak verince ortaya çıkar. İnsan herhangi bir şey sahip olmaksızın çağrı yapmaz, yapamaz. Çağrı sahip olduklarımız adına yapılan bir duyururdur, davettir. Sahip olmadıklarımız adına bir çağrı yapabilir miyiz? Evet, yapıla bilinir, mümkündür denilebilir. Çağrıya kulak verip davete icabet eden sormaz mı?
-          
Beni neden çağırdın?

İnsan çağırdığı kimseyi neden kovar?
Kovmak, kızgınlık halinin insana ilişmesinin hemen arkasından oluşan bir eylemdir. İnsan sahip olduğu şeyleri çağırdığı kişilerle pay edemeyince, paylaştıramayınca, paylaşamayınca, ortak payda oluşturamayınca, sınırlar karşılıklı belirginliğini koruduğunda, hatta karşı tarafın kendi sınırlarına tecavüz ettiği kanısına vardığında insan kızar. Kızınca, dengesini, sakinliğini, suhuletini, dinginliğini, emin olma halini yitirir. Çağrı akıl gücüyle yapılan bir eylem iken, karşılıksız kalan teklifin sonucunda itidalin yitimi ile yerini kas gücüne bırakır. İnsan önce bağırır karşılık bulamayınca tehdit olarak gördüğü şeyi savuşturmak adına, uzaklaşmak ve uzaklaştırmak adına yani kovmak adına harekete geçer.
Çağırmakla, bağırmak arasında farka vardır azizim.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Gerçekliğin soğukluğu

Acı bir hikayemiz var bizim. Özellikle, 250 yıllık yakın tarihimiz, göz yaşlarımızın, hüzünlerimizin, ayrılıklarımızı en derin bir şekilde yaşadığımız tarih aralıklarıdır.
Son 100 yıl içinde siyasi birlikteliğimizi yitirdik, sonra parçalara bölündük ve topraklarımız işgal edildi. Yetmedi, yeraltı ve yer üstü bütün servetlerimiz talan edildi.
Geleceklerimiz, bilekleri bükülen, küçük ikballer peşinde koşan, bazısı kendi değerlerine yabancılaşmış siyasi, askeri ve iktisadi elitler eliyle ipotek altına alındı.
Yetmedi, son 40 yıl içinde yeniden terör bahaneleri ile ülkelerimizi yakıp yıkmaya devam ettiler. Kitle imha silahları ile acımasızca milyonlarca insanımız katlettiler, etmeye de devam ediyorlar.
Yetmedi, içimizde kurdukları ve küçük ikballer peşinde koşan terör örgütleri eliyle kendi içimizde büyük kavgalar tutuşturdular. Silahı onlar üretiyor, satıyor lakin silahı tutan eller Müslüman çocukları, namlunun yöneldiği kimselerde yine Müslümanlar idi.
Biz bu kavgalar tutuşmuş iken onlar ülke petrollarimizi çıkartıyor, ,işliyor ve bütün dünyaya satıyorlardı. Hatta bizde onların ürettiği petrol ürünlerini yine onlardan alıyorduk. Sadce petrol mü, bütün yeraltı madenlerimizi onlar çıkartıyor, işleyip ürün haline getiriyor ve sonrada satıyorlardı.
Biz 250 yıldır, fakirliği, huzursuzluğu, kavgayı, ölümleri, acıyı, onlar ise zenginliği,refahı, mutluluğu, hayatın bütün zevklerini yaşıyor, güzel şehirler, mamur ve yaşanabilir bir dünyayı kuruyorlardı.
Bizim payımıza ölümler, acılar, fakirlikler, çileler düşerken, onların payına tam tersi, zenginlik, refah ve mutlu bir hayat düşmüştü. Ama neden bu böyleydi? Neden? Bu bir aşılamaz ilahi kaderin neticesimiydi?
İlk buharlı makinanın üretilmesi üzerinden yaklaşık olarak 300 yıl geçmiş, bugün insanlık 4. nesil, 5. nesil endüstri devriminden bahsederken ve süratli bir çekilde teknolojik olarak ilerlerken biz Müslümanlar bütün bu gelişmelerin neresinde yer aldık, yada alabildik mi?
Dünya 300 yıllık bir dönüşümü yaşarken ve bu dönüşüm hemen her bir alanda içe ve dışa doğru hamlelerini sürdürürken, biz bu dönüşümlerden bağımsız kalarak geçmişteki fizik ve metafizik kabullerimiz le varlığımızı sürdürebilecek düzenler kurabilir miyiz?
Aceba insanlığın 300 yıl içinde kateddiği müthiş gelişmleri, ilmi birikimleri göz ardı ederek, hafife alarak, küçümseyerek kendimize burada alan çabilir miyiz? İnsanlığa bu bağlamda ne gibi katkılar sunabiliriz?
İkiyüz elli yıllık acı hikayemizin altında yatan öykü tamda burada başlıyor olmalı!
Bugün Alem-i İslam'ın tartıştığı, siyasi, ilmi, askeri, teknik ve toplumsal meseleleri ele alış biçimine bakacak olursak bu gelişmeler, bu teknik faaliyetler sanki hiç yaşanmamış gibi, insanlığın elde ettiği bu teknik gelişmelerin sağladığı imkanların bir önemi yok muş gibi ele alıyor olmamız, içinde bulunduğumuz çağ ile temassızlığın sonuçlarının nelere mal olduğunu açıklar cinsten durmaktadır.
250 yıl evvel üzerine dünyamızı kurduğumuz kabullerin sarsılmış, yer yer yıkıldığını, temellerinin sarsıldığını hala göremediğimiz tartıştığımız konulardan ve ele alış biçimlerimizden anlaşılıyor. Temelleri sarsılan ve sürdürmediğimizi bir çok alanda tecrübe ettiğimiz kurumlarımızı bugün yeniden ama bıraktığımız yerden ayağa kaldırma çabasında olmamız hala bizim dünyanın katettiği gelişmlerin mahiyetini öz olarak kavrayamadığı mızın ve bugünkü perişanlığımızı da açıklar nitelikte.
Ramazan ayının girişi ve çıkışıyla ilgili geleneksel kabullerimiz üzerine yaslanan Ruyet-i hilal meselesi örneğinde olduğu gibi, bugünkü bilimin elde ettiği gelişmelerin neticesi olan teknikler ve bilgiler küçümsenerek, sonucu tayin etmede yetersiz görülerek hala çıplak gözle gözlem yapmanın doğru zamanın tayininde daha doğru netice vereceği iddiasına yaslanıyor oluşumuz çıplak bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Bir başka örnek, Geleneksel medreseleri ayağa kaldırabilirsek, yeniden oraya dönebilirsek, toplumu ve dünyayı yeniden en iyi şekilde kurabilir, bugünkü sıkıntıların bir çoğunu bu şekilde aşabilirizi konuşuyor olmamızdır.
Son 300 yıldır, insanın kendi içine ve dışına  yolculuklar yaparak elde ettiği birikimler ve tekniklerin sonuçlarını görmezden gelerek geçmiş kabullerimizi sürdürme çabalarımız, sorunlarımızı azaltmıyor bilakis çoğaltıyor. Çelişkilerimizi artırıyor. Açıklama gücümüzün teorik çerçeveden öteye geçmediği durumuyla bir türlü yüzleşemiyoruz. Bilgi üretemiyoruz, bizim dışımızda üretilen bilgiyle temasta kuramıyoruz. Mevcut verili bilgilerin kurduğu gerçek dünya içinde yaşayıp, onun kurduğu düzen ve teknikle iç içe olmamıza rağmen düşünce boyutunda hala 300 yıl önceki otoritelerin kendi dünya gerçekliği içinde ürettiği yorumlara sığınıyoruz. Geçmişin yorumlarına sahip çıkarken içinde yaşadığımız gerçekliklerin kıskacı arasında telifinde zorlandığımız düşüncelere, hareketlere duçar oluyoruz. İnanç ile hayat, teori ile pratik arsında telafisi mümkün olmayan yarılmalar yaşamamız şizofrenik davranışlarımızı artırıyor. Yorum gücünü dünü bilince lede edebileceğimiz savıyla hareket etmenin acı maliyetlerini yaşıyor olmamıza rağmen hala geleceğe bakmak gerekire ulaşamadığımız da acı bir gerçek. Düne baktığımız kadar geleceğe de bakmamız gerekir kanaatine henüz uzağız. Bu uzaklık bizi  bugünkü bilimsel ve teknolojik gelişmelerin daha da uzağına itiyor. Bu uzaklaşma 4.ve 5. teknolojik devrimlerin ve üretimlerin dışında kalmamız halinde 250 yıldır dinmeyen acılarımızın katlanarak artacağına işaret ediyor.
Bugün başımıza gelenlerin kendi ellerimizle, kendi tercihlerimizle, kendi düşünce biçimlerimizin bir sonucu olarak içinde bulunduğumuz gerçekliği ürettiğini kabul etmemizi gerektiriyor.
Allah, akletmeyenlerin üzerine pisliği boca edeceği ayetini çokça düşünmemiz, mahiyetini kavrama çabası içine girmemiz içinde bulunduğumuz durumun ilahi bir tercih değil insanların bir tercihinin neticesi olduğunu kavramamız gerekiyor. Aklımızı başımıza almayı beceremez isek mazallah, makus 250 yıllık tarihimizin süresi dahada uzayacaktır....



22 Mayıs 2018 Salı

Kaybolmanın terki

İnsan bazan kaybolur. Bulmak ister yada bulunmak. Bulmak için aramayı, bulunmak için ise aranmayı gerektirir.
Bulmak, kişinin sadece kendi gayreti ile elde edebileceği bir sonuçtur. Bulunma talebi ise, kendi iradesi dışında bir başkalarının gayretleri neticesinde ulaşılabilir bir sonuçtur.
Kaybolmak, farkına varıldığında, yeniden, yerine, aid olduğu yere, dönme imkanını barındırır lakin kaybolmanın farkındalığı oluşmamış ise, kaybolmuşluğun cazibesi kişinin kendisini mest etmiş, yürüdüğü patikanın dolambaçlı yollarındaki süslü bitkilerin yemişi ağzını sulandırmaya devam ediyorsa, yürüdükçe, aşağılarda gördüğü kudret veren her bir meyveyi elde etme telaşı ile süratle patikalardan inmeye devam ediyorsa bu kaybolmak değil, terketmektir. Aid olduğu yeri terketmektir. Burada kaybolmaktan bahsedemeyiz. Burada iradi bir eylem ve tercih sözkonusudur.
Modern insan, çarpık şehirleşmenin doğurduğu, yalnızlaştırıcı ilişkiler proplemini, sadece ve sadece maddeyle aşacağı varsayımıyla hareket etmektedir. Patikalardan, aşağı doğru büyük bir iştahla elde edeceği kudret meyvelerine doğru koşarken, yükseklerde bol oksijen almaya alıştığı ciğerleri, aşağılarda varolan karbonmoksit solumaya başlamış bu durumda kişide zehirlenme belirtileri ortaya çıkmıştır. Kudret peşinde koşan insan büyük bir yıkıma ve halsizliğe düçar olmuştur.
Yükseklerin kudret veren meyveleri azdır azizim. Yetinmeyi bilmeyenler, hazlarının peşinde koşanlar, aşağı, daha aşağı inmek zorundadırlar. Bu tercihin elbet bir maliyeti olacaktır. Modern insan, oksijeni verip kudret elde edeceği varsayımıyla karbondioksit solumayı tercih etmiştir. Değerli olanı verip kıymetli olanı almak, işte böyle azizim, işte böyle...

29 Aralık 2016 Perşembe

Çağın aklına karşı Müslümanlar ne söylerler?


İslam düşünce geleneğinin oluşumu Hz. Peygamber ile başlar. Efendimiz, hicaz yarımadasının içinde kadim bir şehir olan Mekke’nin düşünce geleneğinin içine doğar. Mekke kuruluş itibarı ile Hz İbrahim’e kadar dayanan köklü ve tarihi bir şehirdir. Edebiyatın, ticaretin, kabileler arası siyasi ilişkilerin ve Kâbe’nin konumundan dolayı dini hayatın canlı bir şekilde yaşandığı şehirdir Mekke.
Hz Peygamberin 40 yaşında vahiy alması ile tohumları atılmaya başlayan İslam düşünce geleneği 13 yıl Mekke, 10 yılda Medine tecrübesi ile Müslümanların gelecekte inşa edecekleri düşüncenin ve inancın referans kaynağı olma hüviyetini büyük oranda tamamlamış, kendisine ileride atıflar yapılacak kurucu ilkeleri belirleyen zemini oluşturmuştu.
Hz Peygamber hayatta iken Kuran-ı kerim metinleri iki kapak arasına getirilerek kitap halinde henüz toplanmamış idi. İlk Müslümanlar kitap merkezli bir hayattan çok Hz Peygamber merkezli bir örneklikle hayatlarını inşa ediyorlardı. Sorunları olduğunda metnin kendisine değil Efendimize müracaat ediyorlardı. Dolayısıyla ortaya herhangi bir ihtilaf çıktığında çözüm mercii olarak kitabın kendisini değil Hz Peygamberi görüyorlar, canlı bir şekilde sorularının cevabını almanın mutmainliği ile hayatlarına devam ediyorlardı.
İslam’ın devrimsel nitelikte dönüştürücü etkisi ve müdahalesi, kişinin düşüncesinden başlayarak hayatın bütün bir alanını kapsayacak şekilde yoğun bir aktiviteyle dinamik bir hayatın yaşanmasına sebep oluyordu. Hicaz yarımadası çok kısa bir sürede dönüşmüş Hz. Peygamber henüz hayatta iken dahi yarımadada siyasi bütünlük sağlanabilmişti.
Dört halife döneminde düşünce ilk defa Peygamberin vefatı sebebiyle, Hz. Ebubekir döneminde toplatılan Kitabın kendisine yönelmeye başlıyordu.
 Hz. Ömer döneminde İslam’ın, kadim medeniyet merkezleri olan Mısır, Pers ve Roma istikametinde ki yürüyüşleri, Hicaz yarımadasında şekillenmiş Müslüman zihnin düşünce, siyaset, devlet, askeri yapılanma ve ilmi faaliyetler alanında büyük bir dönüşümün kapılarını aralamaya başlamıştı.
Hz. Osman’ın şehid edilmesi, Hz Ali’nin halife seçilmesi ve sonrası durulmayan hadiseler yine Kuran-ı Kerim lafzından elde edilen yorumla Haricilerin Hz .Ali’yi şehid etmesi ile neticelenmişti. Emeviler döneminde İslam düşünce geleneği, siyasi ayrışmaların ve kavgaların tesiri altında şekillendi.
Abbasiler döneminde ilk defa tercüme faaliyetlerine girişilmiş ve İslam düşünce geleneğinde yeni bir çığır açılmıştı. İlmi faaliyetlerin zirve yaptığı miladi sekizinci (h.3  asır) da başlayan ilmi ve İslam düşünce hayatındaki zenginlik 13. Asırda cereyan eden Moğol istilalarına kadar dinamik bir şekilde sürdü. Diğer tarafta bugünkü İspanya üzerinde İber yarımadasında miladi 711 yılında kurulan Endülüs Emevi devleti yıkılacağı 1492 yılına kadar parlak bir ilmi miras ortaya koymuştu.
Moğol baskınları ve işgalleri ile dağlatılan devlet ve ilmi faaliyetlerin sürdürüldüğü medereseler, halkın sahiplenmesi ve kurulan yerel beylikler eliyle sürdürülmüş lakin İslam düşünce geleneği büyük bir krizi de beraberinde yaşamaktan kurtulamamıştır. Bu kriz kısa sürede atlatılmış ve Osmanlı devletinin kurulması ile 14. Asırda ilmi faaliyetler yeniden tırmanışa geçmiştir.
1798 yılında Napolyon’un İslam’ın köklü merkezlerinden olan Mısır’ı işgal girişimi ile başlayan ve sahip olduğu küçük ama ileri teknoloji ile donatılmış silahlara sahip olması Müslüman bilincinde ve İslam düşünce geleneğinde yeni bir krizin kapıda olduğuna işaret ediyordu. Napolyon’un elinde ki öldürücü silahlar ve kullanılan teknik çok ileriydi ve Müslümanlar buna erişememişlerdi.
15. ve 16. Yüzyılda Avrupa kıtasında gelişmeye başlayan ilmi faaliyetler 18. Yüzyıla ulaşıldığında Napolyon’un elinde Alem-i İslam’ın baş edemeyeceği öldürücü silahlara dönüşmüştü. Avrupa da yaşanan sanayi devrimi ve sonuçları 1922 Osmanlı devletinin yıkılması ve İslam topraklarının tamamının işgal edilmesi ile sonuçlanmıştı.
Bu yaşanan elim hadiseler beraberinde büyük bir düşünce krizinin doğmasına sebep oluyor ve biz neden bu hale geldik? Soruları ile geçmiş düşünce ve bilgi üretim sistemleri tümden sorgulanarak gözden geçirilip kritiği, tenkiti ve hatta reddi dahi konuşulmaya başlanıyordu.
İslam alemi, batının ezici teknik gücünün arkasında yatan ilmi faaliyetleri anlamaya çalışırken neden bu ilmi faaliyetlerin İslam aleminin herhangi bir yerinde doğmadığının cevabını tarihin nazik omzuna yükleyerek, tarih içerisinde büyüyüp gelişen bütün bir ilmi birikimi kusurlu görme çabasına girdi.
Bu sahada fikir serdeden hemen herkessin ortak kanaati mutlak manada tecdid, ıslah, ihya kimilerine göre de reform şeklinde ayrışarak sıralanıyordu.
Osmanlı devleti durumun vahametini 18.yy görmüş ve devletin bütün kurumlarını başta askeriye olmak üzere yeniden batılı usuller ile yenileme çabasına girmişti. Devlet ve dolayısıyla siyaset merkezli başlayan değişim taleplerine ne yazık ki ilmi çevrelerden sorunun halline ilişkin esaslı teklifler gelmeksizin mevcut ihtiyaçlar göz önüne alınarak bizatihi devlet ricali tarafından yapılıyordu.
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte reform kanadının iktidarı ele geçirmesi, İslami düşüncenin, mevcut durumun halline hiçbir şekilde katkı sunamayacağı dahası ayak bağı olacağı varsayımı ile hareket etti.  Osmanlı döneminde tecdid olarak başlayan dönüşüm cumhuriyet ile birlikte reforma evrilmiş oldu.
Batı merkezli düşünce ve onun inşa ettiği medeniyet 1. Ve 2. Dünya savaşını yaşatarak insanlık tarihinin en karanlık, en buhranlı dönemlerini yaşamasına sebep oldu. 200 yıldır bütün bir dünyayı şekillendiren batı düşüncesi günümüzde tarih içinde ürettiği bütün değerlere sırtını dönerek ırkçı bir yöne kayarken, farklı olana tahammülsüzlüğü ile özgürlükleri kısıtlarken, elinde tuttuğu teknik üstünlükle bütün dünyaya kabadayılığını sürdürmekte sıkıştığı her yerde pazusunu göstermektedir.
19. yy da bazı batılı düşünürlerin ve içimizden çıkmış bazı aydın tiplemelerinin; Bu asırdan sonra İslam’ın dünyaya söyleyecek sözü kalmamıştır cümlesini doğrulayacak şekilde İslam ulemasının suskunlukları ya da cılız itirazları aslında içinde yaşadığımız çağı yeterince tanımlayamadığımızın da bir itirafı gibiydi.
Bugün, ıslah, ihya, tecdid ya da reforma maruz kalarak bugüne gelen Müslüman ülkelerde ve özellikle Türkiye’miz de siyaset makamının hala İslam’ın söyleyecek bir sözü olduğu hususundaki yoğun çabalarına ilmi çevrelerden yeterli katkının geldiğini söyleyebilmek çok zor. Bunun nedenleri hakkında düşünmek, cevaplarını aramak,  İslam düşünce adamlarının ve ulemalarının bir sorunu olması gerekirken maalesef cevap yine siyaset kurumundan beklenmektedir.
Hz. Peygamberin mirasçıları konumundaki İslam uleması ve İslam düşünce adamlarının içinde yaşadığımız çağa ilişkin esaslı tekliflerinin olmayışı bir manada dünyadan ve meselelerden kopuk bir değerlendirme biçimine sahip olduklarının da bir göstergesi.

Tıkanan batı medeniyetinin insanlığa verebileceği yeni bir değer görünmemekte geriye kalan ise yalnızca İslam medeniyeti ve düşüncesi. Biz bunun ne kadar farkındayız? Dünyanın beklediği yeni değerler silsilesini içinde barındıran ruhu bu çağın idrakine sunabilecek miyiz? 200 yıl önce başlayan düşünce hayatımızdaki krizden ne zaman uyanıp ta çıkabileceğiz?

9 Aralık 2016 Cuma

Gazâlî'ye göre münazara ve hakikat




İlim erbabı kimselerin hakkı bulma ve elde etme yöntemlerine ilişkin kendi aralarında ki münazara etmelerinde gözden kaçan hususlar nelerdir?
Günümüz ilim erbabı kimselerin kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve hemen her bir meselenin halkın huzurunda yapılıyor olmasının getirdiği kafa karışıklıkları ve dolayısıyla hak-batıl mücadelesinde kimin hakkı, kiminde batılı temsil ettiği hususunda Gazali bize sekiz yöntemle meseleyi vuzuha kavuşturulabileceğini anlatır.
Birincisi: Bir kimse, kendisine farz olan şeyleri yerine getirmeden, kendisine farz olmayan işlere girmemelidir. Münazara farz-ı ayın değil, farz-ı kifayedir. Önce farz-ı ayınlar kişi tarafından yerine getirilmelidir. Farz-ı ayın görevi dururken, benim gayem hakkın bilinmesidir, diyerek farz-ı kifaye ile uğraşan kimse yalancıdır.
İkincisi: Eğer münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi yerine getirmek mecburiyeti yoksa, bu takdirde münazara yapabilir. Fakat münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi yerine getrimek gerekli olduğu halde bu yapılmaz da münazaraya girişilirse, yapılan iş Allah’a isyandan başka bir mana taşımaz. İslam ülkelerinde fetva verecek bir çok alim mevcut iken, farz-ı kifaye konumunda bir çok alan vardır ki bunlar hep ihmal edilmektedir. Bu alanlarda çalışmak büyük emek isteyen işler olduğu için bu ilimler ile meşgul olunmaz. Gazali kendi döneminde tıp ilmiyle Müslümanların ilgili olmamasından dolayı şikâyette bulunur.
Üçüncüsü: Münazara eden kimselerin alim olmaları gerekir. Herhangi bir mezhebin görüşlerine uyarak değil de, kendi başına fetva verecek bir bilgiye sahip olmalıdır. Bir meselede İmam Azam Hazretlerinin haklı olduğunu görürse, o meselede Şafii mezhebine bağlanmaktan çıkarak haklı gördüğü hükümle fetva vermelidir. Çünkü ashab ve büyük imamlar böyle yapardı.
Dördüncüsü: Çok rastlanan veya her an ortaya çıkması muhtemel olan meseleler hakkında münazra etmelidirler. Çünkü ashab, yeni ortaya çıkan meseleler üzerinde sık sık müşavere eder ve fikirlerini açıklarlarlardı.
Biz, günümüzdeki münazaracı âlimlerin, halkın muhtaç oldukları konular üzerin de ve tüm halka musibet getiren meselelerde fetva vermek yerine, kendilerine şöhret getirecek meseleler üzerinde duruyorlar. Bundan dolayı da halkın ihtiyaç hissettiği konular geri planda bırakılarak esas konular ihmal ediliyor.
Beşincisi: Münazara halkın karşısında değil daha tenha yerlerde daha az kişiler önünde yapılmalıdır. Kamuoyu önünde yapılan münazaralar riya ve gösterişe sebep olabilir. Dış tesirlere açık alanlarda kişi hakkı ortaya koymak yerine toplumun rızasını ve beğenisini kazanmak içgüdüsü ile hareket edebilir. Kalabalık ortamlarda münazarayı seçenler üstad payesi elde etmek için karşısındakini yaralayıcı ve kırıcı laflar ederek muhatabını küçük düşürme yoluna girebilirler.
Altıncısı: Münazara, kaybolan bir malı bulmak için harcanan gayret gibi, sırf gerçeği ortaya çıkartmak için yapılmalıdır. Bir insan kaybolan malını kendisinin yada başkasının bulmasında fark gözetmediği gibi, gerçeği bulmakta da gözetmemelidir. Önemeli olan onun bulunmasıdır. Şu halde bir münazaracı karşısındakini bir hasım değil, kendisine bir yardımcı kabul etmelidir. Kendisine doğruyu ve hakkı bildirdiği için ona teşekkür etmeyi kendisine bir borç bilmelidir. İnsan kaybettiği bir şeyi kendisine bulduran bir kimseye teşekkür etmez mi? Ona ikramda bulunmaz mı? Böyle bir yardımda bulunan kimseye dil uzatıp düşmanlık beslenmez, ondan memnun kalınır.
Yedincisi: Bir kimse münazara ettiği ve söz de hak için yardımcı kabul ettiği hasmını münakaşada serbest bırakmalıdır. Başka bir delil getirmesine ve şüphelerini dile getirmesine engel olmamalıdır.
Sekizincisi: Münazara kendinden daha üstün olan ve şahsiyetinden faydalanılabilen âlimler ile yapılmalıdır. Hâlbuki bugünkü münazaracılar, hak başkasında tecelli eder korkusu ile kendilerinden daha zayıf kimseler ile münazara ediyorlar. Çünkü yanlış bilgilerini ancak ilim sahibi olmayanlara kabul ettirebilirler.
 Gazali ye göre; Bu sekiz şart öğrenildikten sonra hangi münazaracının Allah için ( Hakkı bulmak) hangisinin de nefsi için münazara ettiğini anlamak kabil hale gelecektir.
Netice; Bir insan, kendisine en büyük düşman olan şeytanı bırakıp başkası içtihad konularında mücadele ederse, ister gerçeği bulsun, ister gerçeği bulmaya yardımcı olsun, şeytanların maskarası olmaktan kendisini kurtaramazken, akıllı insanlar için de ibret vesilesi olur. Onun için şeytan bu gibi insanların haline çok sevinir. (İhyâu ulûmi’d-din, 4. Bölüm, tartışmanın zararları)
Gazâli ilimleri ele alırken; Farz-ı ayn olanlar. Bunlar Muamele ve Mükâşefe ilimleridir der. Müslümanlara farz olan ise yalnız muamele ilmidir der. Her Müslüman kişinin yapmak zorunda olduğu işler ise üçe ayrılır: Bir- İtikadla, imanla ilgili şeyler. İki-Yapılması gereken işler (Emredilen namaz, oruç, zekat vb) Üç- yapılmaması gereken işler. (Haramlar, içki içmek, zina etmek, faiz yemek vb.)
Farz- kifaye olanlar:
Bir- Şer’i ilimler.
İki- Şer’i olmayan ilimler.
Âlem’i İslam’ın içinde bulunduğu son 200 yıllık bir süreçte Gazali’nin farz-ı kifaye diye tanımladığı akli ilimlerde ki kopuşun derin sancılarını çekmekteyiz. Bütün âlem-i İslam kültürel bir manada işgale maruz kalmış iken, topraklarımız emperyalistler tarafından işgale uğramış, insanlarımız mezhep ve ırk çatışmaları ile birbirlerini boğazlıyor iken bize yön verecek, yolumuzun karanlıklarına ışık tutacak âlimlerimizin, ümmetin içinde bulunduğu sorunlarını ele alarak, kısır ve faydasız tartışmalardan sıyrılarak, bir an önce bu karanlık tünelden çıkmamıza yardımcı olmalarıdır.




23 Kasım 2016 Çarşamba

Derdimize bir derman bulabilse idik..



200 yıldır Alem-i İslam derin bir düşünce, ilmi, siyasi ve iktisadi krizin içine düşmüştür. Batının elde ettiği maddi ilimler alanında ki ilerlemeler teknolojik alana aktarılınca askeri alanda elde edilen üstünlükle bütün bir İslam coğrafyası işgale uğramıştır. Bu işgaller ile bütün bir İslam coğrafyası talan edilmiş, halklar kitleler halinde asimilasyona tabi tutulmuşlardır. İşgalcilere direnenler ise feci bir şekilde katledilmişlerdir. Bugün her ne kadar İslam coğrafyaları istiklallerine kavuşmuş gibi görünseler de kültürel işgal ve asimilasyon çeşitli şekillerde devam etmektedir.İşte bu durumun bir
özeti gibi ADALET arayan İslam topraklarından, Azerbaycan'dan yükselen bir itiraz...





18 Ekim 2016 Salı

mavi kırmızı formasıyla Halebli Ahmed...










Mavi, kırmızı formasını giyip sokağa fırlamıştı Ahmed
Haramilerin yakıp yıktığı Haleb'in tozlu yollarında 
kendisi gibi kalan üç beş arkadaşıyla tek kale maç yapacaklardı.
Eğildi ve ayakkabı bağlarını bağlamaya başladı
usulca başını kaldırdı ve kendisine şefkatle bakan anasının gözlerine bakarak;
Anne, Anne dedi! hayat dolu gözlerle ve heyecan ile..
Ben birazdan dönerim, kapıdayım beni merak etme.
Anne, bugün içimde anlam veremediğim bir coşku birde hüzün var
Bugün Ruyamda şehid babamı, ve abim Mustafayı gördüm,
ikisi de bana bakıp gülümsediler.
Arkalarından koştum ama yetişemedim Anne.
Ne çok üzüldüm biliyor musun?
Sana söylemedim üzülmeyesin diye ama şimdi niye söyledim onuda bilmiyorum dedi ve
kendisini çağıran arkadaşlarına doğru yarım yamalak bağladığı ayakkabısı ile koşuverdi.
Anne heyecenla: Oğlum yavaş düşeceksin ayakkabını güzelce bağla dedi.
Ahmet arkasına bakmadan sokağa fırlamıştı ki uçak sesleri Haleb'in üzerinde 
kudur muşçasına  beliriverdi.
Anne bütün gücüyle kapıya fırlayıp Ahmeeet diye yavrusuna doğru koştu
Sokak toz duman içinde kalmıştı. Herkes korkuyla sağa sola sığınmak için koştururken
Ahmed'in annesi bombanın parçaladığı bedenlere doğru koştu.
Ahmet molozların arasında henüz can çekişiyor iken
Annesine son bir defa bakmaya çalışıyordu.
Kapanan göz kapaklarını zorla açmaya çalışırken feryat eden annesine;
Ağlama anne babam ve abim beni çağırıyorlar, bak babam elini uzattı anne, 
sen de gelsene, hadi anne sende gel dedi. Anne bağrına bastığı Ahmedine 
sımsıkı sarılıp Ahmeeed yavrum, yavrum diye feryat figan ediyordu.
Acil kurtarma ekibi Ahmed'in minik bedenini anneden hemen kopartıp
paslı bir sedyeye yatırdılar. Ahmed sessizce yatıyordu ve gözlerini kapatmıştı.
Ahmed en son hastane de bu paslı sedye üzerinde
mavi kırmızı formasıyla, bağcıkları yarım bağlanmış ayakkabısı ile,
uçakların patlattığı patlak topuyla, gol atamadan ve hayata doyamadan
şehid babasına el vermiş ve oda şehid olmuştu.





9 Ekim 2016 Pazar

Dua et, niyazda bulun, aczi idrak et lakin sakın kadere küsüp ye'se düşme.

Eline bir taş al, nişan al ve
at zalimin alnının tam orta yerine.
Diline en öfkeli sözleri dola
haykır hak tanımazın yüzüne.
Kalbinde simsiyah bulutları dolaştır
bir fırtına gibi es bir kasırga bir hortum gibi
sarmala zalimin bütün bir bedenini.
Halep de, Bağdat, Kahire, Bosna, Kudüs, Mekke, Medine ve İstanbul de
ama sakın Londra, Paris, Berlin, Moskova ve Nevyork deme.

Eline kalem al birde ayna,
önce aynada kendine bir bak
bak ve gör sen kimsin.
sonra yaz, topraklarımıza musallat olan cellatları
resimlerini çiz azgın ve kirli suratlarını,
karikatürlerini yap, bütün bir dünyaya tanıt
kuzu postuna bürünmüş şeytanları
Hak diyerek hak tanımazları
parmak salla zalimlere ama sakın el verme.


Bir çığlık at, bir feryat et hatta haykır
kefene bürünen ölümü salla dizlerinde
Şehid kızının göz yaşını silmesi için
çağır gökten melekleri
ilkbaharda düşen yemyeşil yapraklara bakıp
itiraz et kup kuru dallara
Çağır Kehf Ashabını, Uhuddan Musabı, Hamzayı ve Kerbela'dan Huseyni
Yasin suresinden koşup gelsin şehre telaşla giren genci
çağır koskoca uyuyan bir ümmeti çağır ama sakın susma

Yönü sadece ve sadece Kabe'ye dönmüş bir seccade ser toprağın üstüne
Kalbini, duyularını ve elini aç
Sanki Sen ve o varsın yalnız alemde
Kırık kalbe doğan güneşi tut ve bırakma
Gelsin dizinin dibine bütün haşmetiyle Kabe
Bir damla gözyaşının içinde
Musa Nil'de yüzsün, Yusuf kuyuda, Yunus balığın karnında nefes alsın
ve hatta Arafat'tan bütün insanlığa seslenen son kutlu nefes
Dua et, niyazda bulun, aczi idrak et lakin sakın
kadere küsüp ye'se düşme.












2 Ekim 2016 Pazar

Husey'nin mübarek bedenini Haleb'e başını yine Şam'a taşıdılar.





Sözlerinden, gözlerinden, akıllarından, vicdanlarından kan damlayan adamlar Halep'in üstüne yürüdüler.
Tarihi bir kambur gibi sırtında taşıyan karanlık ruhlu adamlar, biriktirdikleri 1400 yıllık hıncı Haleb'in üstüne demir külçelerle kustular.
Kerbela dediler, Huseyn dediler Zeyneb dediler lakin paslı yürekleri ile yeniden Huseyn lerin kanına girdiler. Zeynepleri yine boynu bükük bıraktılar. 1300 yıldır ağlayan Evlad-ı Rasulün yarasını yeniden kanattılar. Husey'nin mübarek bedenini Halebe başını yine Şam'a taşıdılar.
Rus kafiri ile Yezidler şaraplarını yudumladılar, Husey'nin Mübarek başları ile dudaklarına sopaları ile dokunurken Halep'te bedeninin üzerine binlerce başı kopmuş Huseyn yığdılar.
Kurt kuzu postuna bürünmüş dilinde Ali, elinde zülfikar, aklında 1400 senedir sönmeyen pers ateşi yanmakta. Bu öyle bir ateşki, Halebi cehennem gibi kasıp kavurmakta. Huseynler, Zeynepler, Ömerler, Osmanlar, Hasanlar yanmakta.
Haleb, Ey Naif ruhlu insanların şehri Halep! Yüzünü Kabe'ye, sırtını Kudüs'e, elini İstanbul'a uzatan Haleb! Haleb. Haleb...