29 Aralık 2016 Perşembe

Çağın aklına karşı Müslümanlar ne söylerler?


İslam düşünce geleneğinin oluşumu Hz. Peygamber ile başlar. Efendimiz, hicaz yarımadasının içinde kadim bir şehir olan Mekke’nin düşünce geleneğinin içine doğar. Mekke kuruluş itibarı ile Hz İbrahim’e kadar dayanan köklü ve tarihi bir şehirdir. Edebiyatın, ticaretin, kabileler arası siyasi ilişkilerin ve Kâbe’nin konumundan dolayı dini hayatın canlı bir şekilde yaşandığı şehirdir Mekke.
Hz Peygamberin 40 yaşında vahiy alması ile tohumları atılmaya başlayan İslam düşünce geleneği 13 yıl Mekke, 10 yılda Medine tecrübesi ile Müslümanların gelecekte inşa edecekleri düşüncenin ve inancın referans kaynağı olma hüviyetini büyük oranda tamamlamış, kendisine ileride atıflar yapılacak kurucu ilkeleri belirleyen zemini oluşturmuştu.
Hz Peygamber hayatta iken Kuran-ı kerim metinleri iki kapak arasına getirilerek kitap halinde henüz toplanmamış idi. İlk Müslümanlar kitap merkezli bir hayattan çok Hz Peygamber merkezli bir örneklikle hayatlarını inşa ediyorlardı. Sorunları olduğunda metnin kendisine değil Efendimize müracaat ediyorlardı. Dolayısıyla ortaya herhangi bir ihtilaf çıktığında çözüm mercii olarak kitabın kendisini değil Hz Peygamberi görüyorlar, canlı bir şekilde sorularının cevabını almanın mutmainliği ile hayatlarına devam ediyorlardı.
İslam’ın devrimsel nitelikte dönüştürücü etkisi ve müdahalesi, kişinin düşüncesinden başlayarak hayatın bütün bir alanını kapsayacak şekilde yoğun bir aktiviteyle dinamik bir hayatın yaşanmasına sebep oluyordu. Hicaz yarımadası çok kısa bir sürede dönüşmüş Hz. Peygamber henüz hayatta iken dahi yarımadada siyasi bütünlük sağlanabilmişti.
Dört halife döneminde düşünce ilk defa Peygamberin vefatı sebebiyle, Hz. Ebubekir döneminde toplatılan Kitabın kendisine yönelmeye başlıyordu.
 Hz. Ömer döneminde İslam’ın, kadim medeniyet merkezleri olan Mısır, Pers ve Roma istikametinde ki yürüyüşleri, Hicaz yarımadasında şekillenmiş Müslüman zihnin düşünce, siyaset, devlet, askeri yapılanma ve ilmi faaliyetler alanında büyük bir dönüşümün kapılarını aralamaya başlamıştı.
Hz. Osman’ın şehid edilmesi, Hz Ali’nin halife seçilmesi ve sonrası durulmayan hadiseler yine Kuran-ı Kerim lafzından elde edilen yorumla Haricilerin Hz .Ali’yi şehid etmesi ile neticelenmişti. Emeviler döneminde İslam düşünce geleneği, siyasi ayrışmaların ve kavgaların tesiri altında şekillendi.
Abbasiler döneminde ilk defa tercüme faaliyetlerine girişilmiş ve İslam düşünce geleneğinde yeni bir çığır açılmıştı. İlmi faaliyetlerin zirve yaptığı miladi sekizinci (h.3  asır) da başlayan ilmi ve İslam düşünce hayatındaki zenginlik 13. Asırda cereyan eden Moğol istilalarına kadar dinamik bir şekilde sürdü. Diğer tarafta bugünkü İspanya üzerinde İber yarımadasında miladi 711 yılında kurulan Endülüs Emevi devleti yıkılacağı 1492 yılına kadar parlak bir ilmi miras ortaya koymuştu.
Moğol baskınları ve işgalleri ile dağlatılan devlet ve ilmi faaliyetlerin sürdürüldüğü medereseler, halkın sahiplenmesi ve kurulan yerel beylikler eliyle sürdürülmüş lakin İslam düşünce geleneği büyük bir krizi de beraberinde yaşamaktan kurtulamamıştır. Bu kriz kısa sürede atlatılmış ve Osmanlı devletinin kurulması ile 14. Asırda ilmi faaliyetler yeniden tırmanışa geçmiştir.
1798 yılında Napolyon’un İslam’ın köklü merkezlerinden olan Mısır’ı işgal girişimi ile başlayan ve sahip olduğu küçük ama ileri teknoloji ile donatılmış silahlara sahip olması Müslüman bilincinde ve İslam düşünce geleneğinde yeni bir krizin kapıda olduğuna işaret ediyordu. Napolyon’un elinde ki öldürücü silahlar ve kullanılan teknik çok ileriydi ve Müslümanlar buna erişememişlerdi.
15. ve 16. Yüzyılda Avrupa kıtasında gelişmeye başlayan ilmi faaliyetler 18. Yüzyıla ulaşıldığında Napolyon’un elinde Alem-i İslam’ın baş edemeyeceği öldürücü silahlara dönüşmüştü. Avrupa da yaşanan sanayi devrimi ve sonuçları 1922 Osmanlı devletinin yıkılması ve İslam topraklarının tamamının işgal edilmesi ile sonuçlanmıştı.
Bu yaşanan elim hadiseler beraberinde büyük bir düşünce krizinin doğmasına sebep oluyor ve biz neden bu hale geldik? Soruları ile geçmiş düşünce ve bilgi üretim sistemleri tümden sorgulanarak gözden geçirilip kritiği, tenkiti ve hatta reddi dahi konuşulmaya başlanıyordu.
İslam alemi, batının ezici teknik gücünün arkasında yatan ilmi faaliyetleri anlamaya çalışırken neden bu ilmi faaliyetlerin İslam aleminin herhangi bir yerinde doğmadığının cevabını tarihin nazik omzuna yükleyerek, tarih içerisinde büyüyüp gelişen bütün bir ilmi birikimi kusurlu görme çabasına girdi.
Bu sahada fikir serdeden hemen herkessin ortak kanaati mutlak manada tecdid, ıslah, ihya kimilerine göre de reform şeklinde ayrışarak sıralanıyordu.
Osmanlı devleti durumun vahametini 18.yy görmüş ve devletin bütün kurumlarını başta askeriye olmak üzere yeniden batılı usuller ile yenileme çabasına girmişti. Devlet ve dolayısıyla siyaset merkezli başlayan değişim taleplerine ne yazık ki ilmi çevrelerden sorunun halline ilişkin esaslı teklifler gelmeksizin mevcut ihtiyaçlar göz önüne alınarak bizatihi devlet ricali tarafından yapılıyordu.
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte reform kanadının iktidarı ele geçirmesi, İslami düşüncenin, mevcut durumun halline hiçbir şekilde katkı sunamayacağı dahası ayak bağı olacağı varsayımı ile hareket etti.  Osmanlı döneminde tecdid olarak başlayan dönüşüm cumhuriyet ile birlikte reforma evrilmiş oldu.
Batı merkezli düşünce ve onun inşa ettiği medeniyet 1. Ve 2. Dünya savaşını yaşatarak insanlık tarihinin en karanlık, en buhranlı dönemlerini yaşamasına sebep oldu. 200 yıldır bütün bir dünyayı şekillendiren batı düşüncesi günümüzde tarih içinde ürettiği bütün değerlere sırtını dönerek ırkçı bir yöne kayarken, farklı olana tahammülsüzlüğü ile özgürlükleri kısıtlarken, elinde tuttuğu teknik üstünlükle bütün dünyaya kabadayılığını sürdürmekte sıkıştığı her yerde pazusunu göstermektedir.
19. yy da bazı batılı düşünürlerin ve içimizden çıkmış bazı aydın tiplemelerinin; Bu asırdan sonra İslam’ın dünyaya söyleyecek sözü kalmamıştır cümlesini doğrulayacak şekilde İslam ulemasının suskunlukları ya da cılız itirazları aslında içinde yaşadığımız çağı yeterince tanımlayamadığımızın da bir itirafı gibiydi.
Bugün, ıslah, ihya, tecdid ya da reforma maruz kalarak bugüne gelen Müslüman ülkelerde ve özellikle Türkiye’miz de siyaset makamının hala İslam’ın söyleyecek bir sözü olduğu hususundaki yoğun çabalarına ilmi çevrelerden yeterli katkının geldiğini söyleyebilmek çok zor. Bunun nedenleri hakkında düşünmek, cevaplarını aramak,  İslam düşünce adamlarının ve ulemalarının bir sorunu olması gerekirken maalesef cevap yine siyaset kurumundan beklenmektedir.
Hz. Peygamberin mirasçıları konumundaki İslam uleması ve İslam düşünce adamlarının içinde yaşadığımız çağa ilişkin esaslı tekliflerinin olmayışı bir manada dünyadan ve meselelerden kopuk bir değerlendirme biçimine sahip olduklarının da bir göstergesi.

Tıkanan batı medeniyetinin insanlığa verebileceği yeni bir değer görünmemekte geriye kalan ise yalnızca İslam medeniyeti ve düşüncesi. Biz bunun ne kadar farkındayız? Dünyanın beklediği yeni değerler silsilesini içinde barındıran ruhu bu çağın idrakine sunabilecek miyiz? 200 yıl önce başlayan düşünce hayatımızdaki krizden ne zaman uyanıp ta çıkabileceğiz?

1 yorum:

  1. İlimin kaynagi islam iken taki sıfırı bıle bulmuşken islam Ümmeti sımdı niçin ne matematik ne fen biliyor sorun sadece batılaşmama

    YanıtlaSil