İslam düşünce geleneğinin oluşumu Hz. Peygamber ile başlar.
Efendimiz, hicaz yarımadasının içinde kadim bir şehir olan Mekke’nin düşünce
geleneğinin içine doğar. Mekke kuruluş itibarı ile Hz İbrahim’e kadar dayanan
köklü ve tarihi bir şehirdir. Edebiyatın, ticaretin, kabileler arası siyasi
ilişkilerin ve Kâbe’nin konumundan dolayı dini hayatın canlı bir şekilde
yaşandığı şehirdir Mekke.
Hz Peygamberin 40 yaşında vahiy alması ile tohumları
atılmaya başlayan İslam düşünce geleneği 13 yıl Mekke, 10 yılda Medine
tecrübesi ile Müslümanların gelecekte inşa edecekleri düşüncenin ve inancın
referans kaynağı olma hüviyetini büyük oranda tamamlamış, kendisine ileride
atıflar yapılacak kurucu ilkeleri belirleyen zemini oluşturmuştu.
Hz Peygamber hayatta iken Kuran-ı kerim metinleri iki kapak
arasına getirilerek kitap halinde henüz toplanmamış idi. İlk Müslümanlar kitap
merkezli bir hayattan çok Hz Peygamber merkezli bir örneklikle hayatlarını inşa
ediyorlardı. Sorunları olduğunda metnin kendisine değil Efendimize müracaat
ediyorlardı. Dolayısıyla ortaya herhangi bir ihtilaf çıktığında çözüm mercii
olarak kitabın kendisini değil Hz Peygamberi görüyorlar, canlı bir şekilde
sorularının cevabını almanın mutmainliği ile hayatlarına devam ediyorlardı.
İslam’ın devrimsel nitelikte dönüştürücü etkisi ve
müdahalesi, kişinin düşüncesinden başlayarak hayatın bütün bir alanını
kapsayacak şekilde yoğun bir aktiviteyle dinamik bir hayatın yaşanmasına sebep
oluyordu. Hicaz yarımadası çok kısa bir sürede dönüşmüş Hz. Peygamber henüz
hayatta iken dahi yarımadada siyasi bütünlük sağlanabilmişti.
Dört halife döneminde düşünce ilk defa Peygamberin vefatı
sebebiyle, Hz. Ebubekir döneminde toplatılan Kitabın kendisine yönelmeye
başlıyordu.
Hz. Ömer döneminde
İslam’ın, kadim medeniyet merkezleri olan Mısır, Pers ve Roma istikametinde ki
yürüyüşleri, Hicaz yarımadasında şekillenmiş Müslüman zihnin düşünce, siyaset,
devlet, askeri yapılanma ve ilmi faaliyetler alanında büyük bir dönüşümün
kapılarını aralamaya başlamıştı.
Hz. Osman’ın şehid edilmesi, Hz Ali’nin halife seçilmesi ve
sonrası durulmayan hadiseler yine Kuran-ı Kerim lafzından elde edilen yorumla
Haricilerin Hz .Ali’yi şehid etmesi ile neticelenmişti. Emeviler döneminde
İslam düşünce geleneği, siyasi ayrışmaların ve kavgaların tesiri altında
şekillendi.
Abbasiler döneminde ilk defa tercüme faaliyetlerine
girişilmiş ve İslam düşünce geleneğinde yeni bir çığır açılmıştı. İlmi
faaliyetlerin zirve yaptığı miladi sekizinci (h.3 asır) da başlayan ilmi ve İslam düşünce
hayatındaki zenginlik 13. Asırda cereyan eden Moğol istilalarına kadar dinamik
bir şekilde sürdü. Diğer tarafta bugünkü İspanya üzerinde İber yarımadasında
miladi 711 yılında kurulan Endülüs Emevi devleti yıkılacağı 1492 yılına kadar
parlak bir ilmi miras ortaya koymuştu.
Moğol baskınları ve işgalleri ile dağlatılan devlet ve ilmi
faaliyetlerin sürdürüldüğü medereseler, halkın sahiplenmesi ve kurulan yerel
beylikler eliyle sürdürülmüş lakin İslam düşünce geleneği büyük bir krizi de
beraberinde yaşamaktan kurtulamamıştır. Bu kriz kısa sürede atlatılmış ve
Osmanlı devletinin kurulması ile 14. Asırda ilmi faaliyetler yeniden tırmanışa
geçmiştir.
1798 yılında Napolyon’un İslam’ın köklü merkezlerinden olan
Mısır’ı işgal girişimi ile başlayan ve sahip olduğu küçük ama ileri teknoloji
ile donatılmış silahlara sahip olması Müslüman bilincinde ve İslam düşünce
geleneğinde yeni bir krizin kapıda olduğuna işaret ediyordu. Napolyon’un elinde
ki öldürücü silahlar ve kullanılan teknik çok ileriydi ve Müslümanlar buna
erişememişlerdi.
15. ve 16. Yüzyılda Avrupa kıtasında gelişmeye başlayan ilmi
faaliyetler 18. Yüzyıla ulaşıldığında Napolyon’un elinde Alem-i İslam’ın baş
edemeyeceği öldürücü silahlara dönüşmüştü. Avrupa da yaşanan sanayi devrimi ve
sonuçları 1922 Osmanlı devletinin yıkılması ve İslam topraklarının tamamının işgal
edilmesi ile sonuçlanmıştı.
Bu yaşanan elim hadiseler beraberinde büyük bir düşünce
krizinin doğmasına sebep oluyor ve biz neden bu hale geldik? Soruları ile
geçmiş düşünce ve bilgi üretim sistemleri tümden sorgulanarak gözden geçirilip
kritiği, tenkiti ve hatta reddi dahi konuşulmaya başlanıyordu.
İslam alemi, batının ezici teknik gücünün arkasında yatan
ilmi faaliyetleri anlamaya çalışırken neden bu ilmi faaliyetlerin İslam
aleminin herhangi bir yerinde doğmadığının cevabını tarihin nazik omzuna
yükleyerek, tarih içerisinde büyüyüp gelişen bütün bir ilmi birikimi kusurlu
görme çabasına girdi.
Bu sahada fikir serdeden hemen herkessin ortak kanaati
mutlak manada tecdid, ıslah, ihya kimilerine göre de reform şeklinde ayrışarak
sıralanıyordu.
Osmanlı devleti durumun vahametini 18.yy görmüş ve devletin
bütün kurumlarını başta askeriye olmak üzere yeniden batılı usuller ile
yenileme çabasına girmişti. Devlet ve dolayısıyla siyaset merkezli başlayan
değişim taleplerine ne yazık ki ilmi çevrelerden sorunun halline ilişkin esaslı
teklifler gelmeksizin mevcut ihtiyaçlar göz önüne alınarak bizatihi devlet
ricali tarafından yapılıyordu.
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte reform kanadının iktidarı
ele geçirmesi, İslami düşüncenin, mevcut durumun halline hiçbir şekilde katkı
sunamayacağı dahası ayak bağı olacağı varsayımı ile hareket etti. Osmanlı döneminde tecdid olarak başlayan
dönüşüm cumhuriyet ile birlikte reforma evrilmiş oldu.
Batı merkezli düşünce ve onun inşa ettiği medeniyet 1. Ve 2.
Dünya savaşını yaşatarak insanlık tarihinin en karanlık, en buhranlı
dönemlerini yaşamasına sebep oldu. 200 yıldır bütün bir dünyayı şekillendiren
batı düşüncesi günümüzde tarih içinde ürettiği bütün değerlere sırtını dönerek
ırkçı bir yöne kayarken, farklı olana tahammülsüzlüğü ile özgürlükleri
kısıtlarken, elinde tuttuğu teknik üstünlükle bütün dünyaya kabadayılığını
sürdürmekte sıkıştığı her yerde pazusunu göstermektedir.
19. yy da bazı batılı düşünürlerin ve içimizden çıkmış bazı
aydın tiplemelerinin; Bu asırdan sonra İslam’ın dünyaya söyleyecek sözü
kalmamıştır cümlesini doğrulayacak şekilde İslam ulemasının suskunlukları ya da
cılız itirazları aslında içinde yaşadığımız çağı yeterince tanımlayamadığımızın
da bir itirafı gibiydi.
Bugün, ıslah, ihya, tecdid ya da reforma maruz kalarak
bugüne gelen Müslüman ülkelerde ve özellikle Türkiye’miz de siyaset makamının
hala İslam’ın söyleyecek bir sözü olduğu hususundaki yoğun çabalarına ilmi
çevrelerden yeterli katkının geldiğini söyleyebilmek çok zor. Bunun nedenleri
hakkında düşünmek, cevaplarını aramak,
İslam düşünce adamlarının ve ulemalarının bir sorunu olması gerekirken
maalesef cevap yine siyaset kurumundan beklenmektedir.
Hz. Peygamberin mirasçıları konumundaki İslam uleması ve
İslam düşünce adamlarının içinde yaşadığımız çağa ilişkin esaslı tekliflerinin
olmayışı bir manada dünyadan ve meselelerden kopuk bir değerlendirme biçimine
sahip olduklarının da bir göstergesi.
Tıkanan batı medeniyetinin insanlığa verebileceği yeni bir
değer görünmemekte geriye kalan ise yalnızca İslam medeniyeti ve düşüncesi. Biz
bunun ne kadar farkındayız? Dünyanın beklediği yeni değerler silsilesini içinde
barındıran ruhu bu çağın idrakine sunabilecek miyiz? 200 yıl önce başlayan
düşünce hayatımızdaki krizden ne zaman uyanıp ta çıkabileceğiz?
İlimin kaynagi islam iken taki sıfırı bıle bulmuşken islam Ümmeti sımdı niçin ne matematik ne fen biliyor sorun sadece batılaşmama
YanıtlaSil