24 Mayıs 2018 Perşembe

Gerçekliğin soğukluğu

Acı bir hikayemiz var bizim. Özellikle, 250 yıllık yakın tarihimiz, göz yaşlarımızın, hüzünlerimizin, ayrılıklarımızı en derin bir şekilde yaşadığımız tarih aralıklarıdır.
Son 100 yıl içinde siyasi birlikteliğimizi yitirdik, sonra parçalara bölündük ve topraklarımız işgal edildi. Yetmedi, yeraltı ve yer üstü bütün servetlerimiz talan edildi.
Geleceklerimiz, bilekleri bükülen, küçük ikballer peşinde koşan, bazısı kendi değerlerine yabancılaşmış siyasi, askeri ve iktisadi elitler eliyle ipotek altına alındı.
Yetmedi, son 40 yıl içinde yeniden terör bahaneleri ile ülkelerimizi yakıp yıkmaya devam ettiler. Kitle imha silahları ile acımasızca milyonlarca insanımız katlettiler, etmeye de devam ediyorlar.
Yetmedi, içimizde kurdukları ve küçük ikballer peşinde koşan terör örgütleri eliyle kendi içimizde büyük kavgalar tutuşturdular. Silahı onlar üretiyor, satıyor lakin silahı tutan eller Müslüman çocukları, namlunun yöneldiği kimselerde yine Müslümanlar idi.
Biz bu kavgalar tutuşmuş iken onlar ülke petrollarimizi çıkartıyor, ,işliyor ve bütün dünyaya satıyorlardı. Hatta bizde onların ürettiği petrol ürünlerini yine onlardan alıyorduk. Sadce petrol mü, bütün yeraltı madenlerimizi onlar çıkartıyor, işleyip ürün haline getiriyor ve sonrada satıyorlardı.
Biz 250 yıldır, fakirliği, huzursuzluğu, kavgayı, ölümleri, acıyı, onlar ise zenginliği,refahı, mutluluğu, hayatın bütün zevklerini yaşıyor, güzel şehirler, mamur ve yaşanabilir bir dünyayı kuruyorlardı.
Bizim payımıza ölümler, acılar, fakirlikler, çileler düşerken, onların payına tam tersi, zenginlik, refah ve mutlu bir hayat düşmüştü. Ama neden bu böyleydi? Neden? Bu bir aşılamaz ilahi kaderin neticesimiydi?
İlk buharlı makinanın üretilmesi üzerinden yaklaşık olarak 300 yıl geçmiş, bugün insanlık 4. nesil, 5. nesil endüstri devriminden bahsederken ve süratli bir çekilde teknolojik olarak ilerlerken biz Müslümanlar bütün bu gelişmelerin neresinde yer aldık, yada alabildik mi?
Dünya 300 yıllık bir dönüşümü yaşarken ve bu dönüşüm hemen her bir alanda içe ve dışa doğru hamlelerini sürdürürken, biz bu dönüşümlerden bağımsız kalarak geçmişteki fizik ve metafizik kabullerimiz le varlığımızı sürdürebilecek düzenler kurabilir miyiz?
Aceba insanlığın 300 yıl içinde kateddiği müthiş gelişmleri, ilmi birikimleri göz ardı ederek, hafife alarak, küçümseyerek kendimize burada alan çabilir miyiz? İnsanlığa bu bağlamda ne gibi katkılar sunabiliriz?
İkiyüz elli yıllık acı hikayemizin altında yatan öykü tamda burada başlıyor olmalı!
Bugün Alem-i İslam'ın tartıştığı, siyasi, ilmi, askeri, teknik ve toplumsal meseleleri ele alış biçimine bakacak olursak bu gelişmeler, bu teknik faaliyetler sanki hiç yaşanmamış gibi, insanlığın elde ettiği bu teknik gelişmelerin sağladığı imkanların bir önemi yok muş gibi ele alıyor olmamız, içinde bulunduğumuz çağ ile temassızlığın sonuçlarının nelere mal olduğunu açıklar cinsten durmaktadır.
250 yıl evvel üzerine dünyamızı kurduğumuz kabullerin sarsılmış, yer yer yıkıldığını, temellerinin sarsıldığını hala göremediğimiz tartıştığımız konulardan ve ele alış biçimlerimizden anlaşılıyor. Temelleri sarsılan ve sürdürmediğimizi bir çok alanda tecrübe ettiğimiz kurumlarımızı bugün yeniden ama bıraktığımız yerden ayağa kaldırma çabasında olmamız hala bizim dünyanın katettiği gelişmlerin mahiyetini öz olarak kavrayamadığı mızın ve bugünkü perişanlığımızı da açıklar nitelikte.
Ramazan ayının girişi ve çıkışıyla ilgili geleneksel kabullerimiz üzerine yaslanan Ruyet-i hilal meselesi örneğinde olduğu gibi, bugünkü bilimin elde ettiği gelişmelerin neticesi olan teknikler ve bilgiler küçümsenerek, sonucu tayin etmede yetersiz görülerek hala çıplak gözle gözlem yapmanın doğru zamanın tayininde daha doğru netice vereceği iddiasına yaslanıyor oluşumuz çıplak bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Bir başka örnek, Geleneksel medreseleri ayağa kaldırabilirsek, yeniden oraya dönebilirsek, toplumu ve dünyayı yeniden en iyi şekilde kurabilir, bugünkü sıkıntıların bir çoğunu bu şekilde aşabilirizi konuşuyor olmamızdır.
Son 300 yıldır, insanın kendi içine ve dışına  yolculuklar yaparak elde ettiği birikimler ve tekniklerin sonuçlarını görmezden gelerek geçmiş kabullerimizi sürdürme çabalarımız, sorunlarımızı azaltmıyor bilakis çoğaltıyor. Çelişkilerimizi artırıyor. Açıklama gücümüzün teorik çerçeveden öteye geçmediği durumuyla bir türlü yüzleşemiyoruz. Bilgi üretemiyoruz, bizim dışımızda üretilen bilgiyle temasta kuramıyoruz. Mevcut verili bilgilerin kurduğu gerçek dünya içinde yaşayıp, onun kurduğu düzen ve teknikle iç içe olmamıza rağmen düşünce boyutunda hala 300 yıl önceki otoritelerin kendi dünya gerçekliği içinde ürettiği yorumlara sığınıyoruz. Geçmişin yorumlarına sahip çıkarken içinde yaşadığımız gerçekliklerin kıskacı arasında telifinde zorlandığımız düşüncelere, hareketlere duçar oluyoruz. İnanç ile hayat, teori ile pratik arsında telafisi mümkün olmayan yarılmalar yaşamamız şizofrenik davranışlarımızı artırıyor. Yorum gücünü dünü bilince lede edebileceğimiz savıyla hareket etmenin acı maliyetlerini yaşıyor olmamıza rağmen hala geleceğe bakmak gerekire ulaşamadığımız da acı bir gerçek. Düne baktığımız kadar geleceğe de bakmamız gerekir kanaatine henüz uzağız. Bu uzaklık bizi  bugünkü bilimsel ve teknolojik gelişmelerin daha da uzağına itiyor. Bu uzaklaşma 4.ve 5. teknolojik devrimlerin ve üretimlerin dışında kalmamız halinde 250 yıldır dinmeyen acılarımızın katlanarak artacağına işaret ediyor.
Bugün başımıza gelenlerin kendi ellerimizle, kendi tercihlerimizle, kendi düşünce biçimlerimizin bir sonucu olarak içinde bulunduğumuz gerçekliği ürettiğini kabul etmemizi gerektiriyor.
Allah, akletmeyenlerin üzerine pisliği boca edeceği ayetini çokça düşünmemiz, mahiyetini kavrama çabası içine girmemiz içinde bulunduğumuz durumun ilahi bir tercih değil insanların bir tercihinin neticesi olduğunu kavramamız gerekiyor. Aklımızı başımıza almayı beceremez isek mazallah, makus 250 yıllık tarihimizin süresi dahada uzayacaktır....



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder