9 Aralık 2016 Cuma

Gazâlî'ye göre münazara ve hakikat




İlim erbabı kimselerin hakkı bulma ve elde etme yöntemlerine ilişkin kendi aralarında ki münazara etmelerinde gözden kaçan hususlar nelerdir?
Günümüz ilim erbabı kimselerin kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve hemen her bir meselenin halkın huzurunda yapılıyor olmasının getirdiği kafa karışıklıkları ve dolayısıyla hak-batıl mücadelesinde kimin hakkı, kiminde batılı temsil ettiği hususunda Gazali bize sekiz yöntemle meseleyi vuzuha kavuşturulabileceğini anlatır.
Birincisi: Bir kimse, kendisine farz olan şeyleri yerine getirmeden, kendisine farz olmayan işlere girmemelidir. Münazara farz-ı ayın değil, farz-ı kifayedir. Önce farz-ı ayınlar kişi tarafından yerine getirilmelidir. Farz-ı ayın görevi dururken, benim gayem hakkın bilinmesidir, diyerek farz-ı kifaye ile uğraşan kimse yalancıdır.
İkincisi: Eğer münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi yerine getirmek mecburiyeti yoksa, bu takdirde münazara yapabilir. Fakat münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi yerine getrimek gerekli olduğu halde bu yapılmaz da münazaraya girişilirse, yapılan iş Allah’a isyandan başka bir mana taşımaz. İslam ülkelerinde fetva verecek bir çok alim mevcut iken, farz-ı kifaye konumunda bir çok alan vardır ki bunlar hep ihmal edilmektedir. Bu alanlarda çalışmak büyük emek isteyen işler olduğu için bu ilimler ile meşgul olunmaz. Gazali kendi döneminde tıp ilmiyle Müslümanların ilgili olmamasından dolayı şikâyette bulunur.
Üçüncüsü: Münazara eden kimselerin alim olmaları gerekir. Herhangi bir mezhebin görüşlerine uyarak değil de, kendi başına fetva verecek bir bilgiye sahip olmalıdır. Bir meselede İmam Azam Hazretlerinin haklı olduğunu görürse, o meselede Şafii mezhebine bağlanmaktan çıkarak haklı gördüğü hükümle fetva vermelidir. Çünkü ashab ve büyük imamlar böyle yapardı.
Dördüncüsü: Çok rastlanan veya her an ortaya çıkması muhtemel olan meseleler hakkında münazra etmelidirler. Çünkü ashab, yeni ortaya çıkan meseleler üzerinde sık sık müşavere eder ve fikirlerini açıklarlarlardı.
Biz, günümüzdeki münazaracı âlimlerin, halkın muhtaç oldukları konular üzerin de ve tüm halka musibet getiren meselelerde fetva vermek yerine, kendilerine şöhret getirecek meseleler üzerinde duruyorlar. Bundan dolayı da halkın ihtiyaç hissettiği konular geri planda bırakılarak esas konular ihmal ediliyor.
Beşincisi: Münazara halkın karşısında değil daha tenha yerlerde daha az kişiler önünde yapılmalıdır. Kamuoyu önünde yapılan münazaralar riya ve gösterişe sebep olabilir. Dış tesirlere açık alanlarda kişi hakkı ortaya koymak yerine toplumun rızasını ve beğenisini kazanmak içgüdüsü ile hareket edebilir. Kalabalık ortamlarda münazarayı seçenler üstad payesi elde etmek için karşısındakini yaralayıcı ve kırıcı laflar ederek muhatabını küçük düşürme yoluna girebilirler.
Altıncısı: Münazara, kaybolan bir malı bulmak için harcanan gayret gibi, sırf gerçeği ortaya çıkartmak için yapılmalıdır. Bir insan kaybolan malını kendisinin yada başkasının bulmasında fark gözetmediği gibi, gerçeği bulmakta da gözetmemelidir. Önemeli olan onun bulunmasıdır. Şu halde bir münazaracı karşısındakini bir hasım değil, kendisine bir yardımcı kabul etmelidir. Kendisine doğruyu ve hakkı bildirdiği için ona teşekkür etmeyi kendisine bir borç bilmelidir. İnsan kaybettiği bir şeyi kendisine bulduran bir kimseye teşekkür etmez mi? Ona ikramda bulunmaz mı? Böyle bir yardımda bulunan kimseye dil uzatıp düşmanlık beslenmez, ondan memnun kalınır.
Yedincisi: Bir kimse münazara ettiği ve söz de hak için yardımcı kabul ettiği hasmını münakaşada serbest bırakmalıdır. Başka bir delil getirmesine ve şüphelerini dile getirmesine engel olmamalıdır.
Sekizincisi: Münazara kendinden daha üstün olan ve şahsiyetinden faydalanılabilen âlimler ile yapılmalıdır. Hâlbuki bugünkü münazaracılar, hak başkasında tecelli eder korkusu ile kendilerinden daha zayıf kimseler ile münazara ediyorlar. Çünkü yanlış bilgilerini ancak ilim sahibi olmayanlara kabul ettirebilirler.
 Gazali ye göre; Bu sekiz şart öğrenildikten sonra hangi münazaracının Allah için ( Hakkı bulmak) hangisinin de nefsi için münazara ettiğini anlamak kabil hale gelecektir.
Netice; Bir insan, kendisine en büyük düşman olan şeytanı bırakıp başkası içtihad konularında mücadele ederse, ister gerçeği bulsun, ister gerçeği bulmaya yardımcı olsun, şeytanların maskarası olmaktan kendisini kurtaramazken, akıllı insanlar için de ibret vesilesi olur. Onun için şeytan bu gibi insanların haline çok sevinir. (İhyâu ulûmi’d-din, 4. Bölüm, tartışmanın zararları)
Gazâli ilimleri ele alırken; Farz-ı ayn olanlar. Bunlar Muamele ve Mükâşefe ilimleridir der. Müslümanlara farz olan ise yalnız muamele ilmidir der. Her Müslüman kişinin yapmak zorunda olduğu işler ise üçe ayrılır: Bir- İtikadla, imanla ilgili şeyler. İki-Yapılması gereken işler (Emredilen namaz, oruç, zekat vb) Üç- yapılmaması gereken işler. (Haramlar, içki içmek, zina etmek, faiz yemek vb.)
Farz- kifaye olanlar:
Bir- Şer’i ilimler.
İki- Şer’i olmayan ilimler.
Âlem’i İslam’ın içinde bulunduğu son 200 yıllık bir süreçte Gazali’nin farz-ı kifaye diye tanımladığı akli ilimlerde ki kopuşun derin sancılarını çekmekteyiz. Bütün âlem-i İslam kültürel bir manada işgale maruz kalmış iken, topraklarımız emperyalistler tarafından işgale uğramış, insanlarımız mezhep ve ırk çatışmaları ile birbirlerini boğazlıyor iken bize yön verecek, yolumuzun karanlıklarına ışık tutacak âlimlerimizin, ümmetin içinde bulunduğu sorunlarını ele alarak, kısır ve faydasız tartışmalardan sıyrılarak, bir an önce bu karanlık tünelden çıkmamıza yardımcı olmalarıdır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder