İlim erbabı kimselerin hakkı bulma ve elde etme yöntemlerine
ilişkin kendi aralarında ki münazara etmelerinde gözden kaçan hususlar
nelerdir?
Günümüz ilim erbabı kimselerin kitle iletişim araçlarının
yaygınlaşması ve hemen her bir meselenin halkın huzurunda yapılıyor olmasının
getirdiği kafa karışıklıkları ve dolayısıyla hak-batıl mücadelesinde kimin
hakkı, kiminde batılı temsil ettiği hususunda Gazali bize sekiz yöntemle meseleyi
vuzuha kavuşturulabileceğini anlatır.
Birincisi: Bir kimse, kendisine farz olan şeyleri yerine
getirmeden, kendisine farz olmayan işlere girmemelidir. Münazara farz-ı ayın
değil, farz-ı kifayedir. Önce farz-ı ayınlar kişi tarafından yerine
getirilmelidir. Farz-ı ayın görevi dururken, benim gayem hakkın bilinmesidir,
diyerek farz-ı kifaye ile uğraşan kimse yalancıdır.
İkincisi: Eğer münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi
yerine getirmek mecburiyeti yoksa, bu takdirde münazara yapabilir. Fakat
münazaradan daha önemli bir farz-ı kifayeyi yerine getrimek gerekli olduğu
halde bu yapılmaz da münazaraya girişilirse, yapılan iş Allah’a isyandan başka
bir mana taşımaz. İslam ülkelerinde fetva verecek bir çok alim mevcut iken,
farz-ı kifaye konumunda bir çok alan vardır ki bunlar hep ihmal edilmektedir.
Bu alanlarda çalışmak büyük emek isteyen işler olduğu için bu ilimler ile
meşgul olunmaz. Gazali kendi döneminde tıp ilmiyle Müslümanların ilgili
olmamasından dolayı şikâyette bulunur.
Üçüncüsü: Münazara eden kimselerin alim olmaları gerekir.
Herhangi bir mezhebin görüşlerine uyarak değil de, kendi başına fetva verecek bir
bilgiye sahip olmalıdır. Bir meselede İmam Azam Hazretlerinin haklı olduğunu
görürse, o meselede Şafii mezhebine bağlanmaktan çıkarak haklı gördüğü hükümle
fetva vermelidir. Çünkü ashab ve büyük imamlar böyle yapardı.
Dördüncüsü: Çok rastlanan veya her an ortaya çıkması
muhtemel olan meseleler hakkında münazra etmelidirler. Çünkü ashab, yeni ortaya
çıkan meseleler üzerinde sık sık müşavere eder ve fikirlerini açıklarlarlardı.
Biz, günümüzdeki münazaracı âlimlerin, halkın muhtaç
oldukları konular üzerin de ve tüm halka musibet getiren meselelerde fetva
vermek yerine, kendilerine şöhret getirecek meseleler üzerinde duruyorlar. Bundan
dolayı da halkın ihtiyaç hissettiği konular geri planda bırakılarak esas
konular ihmal ediliyor.
Beşincisi: Münazara halkın karşısında değil daha tenha
yerlerde daha az kişiler önünde yapılmalıdır. Kamuoyu önünde yapılan
münazaralar riya ve gösterişe sebep olabilir. Dış tesirlere açık alanlarda kişi
hakkı ortaya koymak yerine toplumun rızasını ve beğenisini kazanmak içgüdüsü
ile hareket edebilir. Kalabalık ortamlarda münazarayı seçenler üstad payesi
elde etmek için karşısındakini yaralayıcı ve kırıcı laflar ederek muhatabını
küçük düşürme yoluna girebilirler.
Altıncısı: Münazara, kaybolan bir malı bulmak için harcanan
gayret gibi, sırf gerçeği ortaya çıkartmak için yapılmalıdır. Bir insan
kaybolan malını kendisinin yada başkasının bulmasında fark gözetmediği gibi,
gerçeği bulmakta da gözetmemelidir. Önemeli olan onun bulunmasıdır. Şu halde
bir münazaracı karşısındakini bir hasım değil, kendisine bir yardımcı kabul
etmelidir. Kendisine doğruyu ve hakkı bildirdiği için ona teşekkür etmeyi kendisine
bir borç bilmelidir. İnsan kaybettiği bir şeyi kendisine bulduran bir kimseye
teşekkür etmez mi? Ona ikramda bulunmaz mı? Böyle bir yardımda bulunan kimseye
dil uzatıp düşmanlık beslenmez, ondan memnun kalınır.
Yedincisi: Bir kimse münazara ettiği ve söz de hak için
yardımcı kabul ettiği hasmını münakaşada serbest bırakmalıdır. Başka bir delil
getirmesine ve şüphelerini dile getirmesine engel olmamalıdır.
Sekizincisi: Münazara kendinden daha üstün olan ve
şahsiyetinden faydalanılabilen âlimler ile yapılmalıdır. Hâlbuki bugünkü
münazaracılar, hak başkasında tecelli eder korkusu ile kendilerinden daha zayıf
kimseler ile münazara ediyorlar. Çünkü yanlış bilgilerini ancak ilim sahibi
olmayanlara kabul ettirebilirler.
Gazali ye göre; Bu
sekiz şart öğrenildikten sonra hangi münazaracının Allah için ( Hakkı bulmak)
hangisinin de nefsi için münazara ettiğini anlamak kabil hale gelecektir.
Netice; Bir insan, kendisine en büyük düşman olan şeytanı
bırakıp başkası içtihad konularında mücadele ederse, ister gerçeği bulsun,
ister gerçeği bulmaya yardımcı olsun, şeytanların maskarası olmaktan kendisini
kurtaramazken, akıllı insanlar için de ibret vesilesi olur. Onun için şeytan bu
gibi insanların haline çok sevinir. (İhyâu ulûmi’d-din, 4. Bölüm, tartışmanın
zararları)
Gazâli ilimleri ele alırken; Farz-ı ayn olanlar. Bunlar
Muamele ve Mükâşefe ilimleridir der. Müslümanlara farz olan ise yalnız muamele
ilmidir der. Her Müslüman kişinin yapmak zorunda olduğu işler ise üçe ayrılır:
Bir- İtikadla, imanla ilgili şeyler. İki-Yapılması gereken işler (Emredilen
namaz, oruç, zekat vb) Üç- yapılmaması gereken işler. (Haramlar, içki içmek,
zina etmek, faiz yemek vb.)
Farz- kifaye olanlar:
Bir- Şer’i ilimler.
İki- Şer’i olmayan ilimler.
Âlem’i İslam’ın içinde bulunduğu son 200 yıllık bir süreçte
Gazali’nin farz-ı kifaye diye tanımladığı akli ilimlerde ki kopuşun derin
sancılarını çekmekteyiz. Bütün âlem-i İslam kültürel bir manada işgale maruz
kalmış iken, topraklarımız emperyalistler tarafından işgale uğramış,
insanlarımız mezhep ve ırk çatışmaları ile birbirlerini boğazlıyor iken bize
yön verecek, yolumuzun karanlıklarına ışık tutacak âlimlerimizin, ümmetin
içinde bulunduğu sorunlarını ele alarak, kısır ve faydasız tartışmalardan
sıyrılarak, bir an önce bu karanlık tünelden çıkmamıza yardımcı olmalarıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder