2 Eylül 2018 Pazar

Hakikat, kaşıktaki yağı dökmemektir.


Geçmiş zamanların birinde genç bir adam, bilge olarak gördüğü babasına kafasını kurcalayan lakin bir türlü kendisinin çözüm bulamadığı bir soru sorar. Baba: Hakikat nedir?

Babası biraz düşündükten sonra: - Evladım çok zor bir soru sordun. Bunun cevabını ben veremem lakin bu soruna cevap verecek bir tanıdığım kimse var. Biraz uzaklarda lakin bu sorunun cevabını merak eden kişi, zorlu, zahmetli ve meşakkatlide olsa bu yolculuğa katlanır değil mi?

Genç adam: - Elbette babacığım.

Baba: - Evladım, senin için bir binek, birazda azık hazırlayalım sonrada var git seni meraka sürükleyen sorunun arkasından der.

Genç adam, aradığı sorunun cevabını bulacağı ümitle ve birazda merakla daha da heyecanlanmıştır.

-          Baba, kim bu muhterem ve nerededir?

Baba: - Evladım, çölün ortasında uçsuz bucaksız bir saray göreceksin, işte o sarayın sahibidir. Var git, selamımı söyle ve sorunun cevabını iste.

Genç adam hazırlıklar bittikten sonra babası ile helalleşip babasının tarif ettiği adrese doğru yola çıkar. Zahmetli bir yolculuğun arkasından babasının bahsettiği yüksek surlarla örülü sarayın kapısına varır. Lakin sarayın kapısında içeri girmek için sıraya girmiş büyük bir kalabalık vardır. Yorgun argında olsa genç adam hiç vakit kaybetmeksizin kendisi de bu kalabalığın içine dalar ve sıraya girer. Uzun bir bekleyişten sonra sarayın efendisi ile görüşme sırası kendisine gelir, biraz heyecanlıdır lakin beynini kemiren sorunun cevabına yaklaşmanın da bir huzuru vardır içinde. Sarayın yaveri kabul için genç adamı huzura çağırır.

Genç adam: - Efendim, beni buraya babam gönderdi ve size de selamları var. Huzurunuzda bulunma sebebim babacığıma sorduğum bir sorudan dolayıdır. Babacığıma hakikat nedir dedim oda bu sorunun cevabını kendisi değil ancak sizin verebileceğinizi söyledi. Hakikat nedir efendim? Dedi.

Sarayı efendisi: - Evladım sen şimdi yorgunsun git biraz dinlen sonra yanıma gel.

Genç adam kendisine tahsis edilen odada biraz uyuyup dinlenmeye çalışır lakin sorunun cevabına bu kadar yaklaşmış iken uyumak na mümkündür. Hemen yerinden fırlayıp efendinin yanına koşar ve:

 - Efendim ben geldim der.

- Dinlendin mi evladım ?

- Evet, evet dinlendim efendim, der. Efendi, orada huzurda bekleyen yavere: - Evladım, bir yemek kaşığı birazda zeytin yağı getirin diye emir verir. Çarçabuk istenilenler getirilmiş ve efendi genç adamı yanına çağırarak: - Evladım bu kaşığın içine biraz zeytin yağı koyacağım ve sen bu yağı dökmeden benim sarayımı gezecek ve gördüklerini bana anlatacaksın ve bende sana sorunun cevabını vereceğim der.

Genç adam biraz şaşkın, birazda merakı artmış alarak içi zeytinyağı ile doldurulmuş kaşığı avuçlayıp huzurdan ayrılacağı sıra, Efendi: - Unutma, kaşıktaki yağı dökmeden gördüklerini anlatacaksın der.

Genç adam şimdi daha bir dikkat kesilmiş ve sarayın içinde kaşıktaki yağı dökme tedirginliğiyle dikkatlice dolaşmaya başlamıştır. Sarayı adımlıyor, salonlardan geçiyor, bahçelerin içinde dolaşıyor lakin etrafında olup bitenlerden bihaber kaşıktaki zeytin yağını dökmemeye odaklanmış bir şekilde yavaş adımlarla dolaşmaya devam ediyordu. Akşam olmuş ve genç adam sarayın ancak bir bölümü içinde gezebilmiştir. Yorgun lakin mutlu bir şekilde kaşıktaki yağı muhafaza etmenin sevinci ile efendinin huzuruna gelmiştir.

Efendi: Ne yaptın evlat, kaşıkta yağ duruyor mu? Dedi.

Genç adam büyük bir sevinçle: - Evet, evet efendim çok şükür kaşıktaki yağı dökmemeye muvaffak olabildim der.

Efendi: - Güzel peki, sarayımı nasıl buldun, güzel mi, ne gördün anlat anlat bakalım dedi.

Genç adam biraz mahcup bir şekilde: - efendim kaşıktaki yağı dökmemek için hep ayakuçlarıma baktım sarayınızın içinde birçok şey gördüm lakin dikkat edemedim, dikkatli bir şekilde bakamadım dedi.

Efendi: - İşte bu olmadı. Sorunun cevap bulabilmesi için sana verdiğim kaşıktaki yağı dökmeden lakin sarayı içinde ne var ne yok bakman, görmen, bilmen ve daha sonra gelip bunları bana anlatman lazım ki bende sana sorduğun sorunun cevabını verebileyim der. Yeniden genç adamın eline kaşıkta biraz zeytinyağı verilir ve sarayı bu defa alıcı bir gözle gezip dolaşması ve gördüklerini anlatması tenbih edilir.

Genç adam bu defa sarayın salonlarını, tavan döşemelerini, mobilyalarını, bahçede ki ağaçların güzelliğini, şelalelerin muhteşemliği karşısında mest olmuş bir şekilde dolaşırken sarayın bahçesinde efendi ile karşılaşan genç gördüklerini efendiye aktarmak için büyük bir heyecanla: - Efendim, efendim ne güzel ve ne muhteşem bir sarayınız varmış meğer diye gördüklerini hayran hayran anlatır. Efendi büyük bir sabırla genç adamın gördükleri karşısında adeta büyülenmişçesine anlattıklarını dinler. Genç adam hala gördüklerinin güzelliği ve hayreti içinde olup bitenleri ve gördüklerini anlatmaya devam ederken birden neden burada bulunduğunu hatırlar ve sukut eder.

Efendi genç adama sorar: - Sarayımı anlaşılan gayet güzel gezmişe benziyorsun. Sarayda seni epey büyülemişe benziyor. Peki söyle bakalım genç adam, kaşıktaki zeytin yağına ne oldu?

Genç adam şaşkındı çünkü sarayın cazibesi onu öylesine büyülemişti ki, orada bulunma nedenini bile unutmuştu, elinde bir kaşığın olduğunu ve içinde dökülmemesi gereken bir zeytinyağı bulunduğunu bile çoktan unutmuştu. Biraz mahcup bir şekilde elinde bir kaşığın olduğunu hatırladı lakin içindeki yağı çoktan dökmüş, kaybetmişti.

Efendi genç adamı yanına oturtup: Bak evladım, bana sorduğun sorunun cevabı işte tamda burada saklı. İnsan, muhteşem ve güzel yaratılmış bir dünyanın içine doğar ve burası kıymetli şeylerle doludur. Birde insan için inandığı değerler vardır, kaşıktaki yağ misali. İşte insanın varlık mücadelesi misali böyledir. Dünya üzerinde dolaşmak, gezmek, görmek lakin kaşıktaki yağı dökmeden bunu yapmaktır hakikat der.

Genç adam aradığı sorunun cevabını bulmuştu. Hakikat, denge demekti. Kaşıktaki yağı dökme korkusu ile etrafında olup bitenlerden bihaber yaşayıp, dünyada olup biten hadiseler karşısında hiçbir fikre, düşünceye, her hangi bir etkiye sahip olmaksızın dünyadan bihaber, dünya ile temas kurmadan yaşamanın sonuçlarının neye malolacağını anlamış diğer taraftan dünyaya taparcasına bir hayranlıkla içine dalmanın ve bütün inançlarını, değerlerini kaybetmenin, dökmenin, dünya uğruna değerlerini feda etmeninde ne demek olduğunuda şimdi daha iyi bir şekilde anlamıştı. 

Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi! 29/ANKEBÛT-64.

Biliniz ki, dünya hayatı, yalnızca bir oyun, bir eğlencenin, çoluk-çocuk sahibi olma zevkinin, aranızda itibar kazanma ve övünme vesilesinin, çok mal-servet ve evlât sahibi olma yarışının yapıldığı bir yerdir. Tıpkı, toprağı suya doyuran yağmurun bitirdiği, çiftçinin hoşuna giden ekinlere benzer. Sonra o ekinler coşar, gürleşir. Daha sonra onların sapsarı olduğunu görürsün. Sonra onlar tarlada çerçöp haline gelir. Âhirette, ebedî yurtta da dehşetli bir azap vardır. Allah tarafından bağışlanma, O'nun rızası ve rızasına ulaşma mertebesi de vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir zevkten ibarettir. Hadid/20.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder