DEĞİŞEN DÜNYA
DENGELERİ AÇISINDAN ALİMLERİN VE DAVETÇİLERİN ROLÜ VE GEREKLİLİĞİ
Yazımıza konu olan 3 ana başlık bulunmaktadır. Amaç ve hedefler kısmında ele alınacaktır.
1789 Sanayi devrimi beraberinde bir çok sorunu ve insanlığın
bilgi üretim sistemlerini ve değerlerini tepeden aşağı etkiledi. Etkilemekle
kalmadı kadim değerleri erezyona uğrattı ve insanlık hafızasında derin
yırtılmalara yol açtı. Bilginin ele alınışı ve işletilmesi ve de üretilmesi
beraberinde yeni esasların oluşmasını temin etti. İnsanın Tanrıya, evrene, tabiata ve insana
bakışı değişmeye başladı. Önceleri insan, tabiat ve evren, dinlerin içinden bir
okumaya tabii tutularak ele alınıyorken ve Tanrı merkezli hayat tasavvuru
insanlıkta hakim iken yerini, madde merkezli ve test edilebilen ve de mutlak anlamda Labaratuvar ortamından
geçen kabullere dönüştü. Batılı zihin bundan böyleTanrının söyledikleri (Kutsal Metinler) dahi bilimin
yeni konulan kurallarının süzgecine tabi tutarak ele almaya başladı. Bu
durum Hz İbrahim’den bu yana Kutsal metinlerin öğretileri tarafından şekillenen
dünyamızda bilimin gidişata el koyması ve yeni kurulacak dünyada esasların din
(Tanrı) tarafından değil bizzat insanın kendi geliştirdiği esaslar üzere
kurulacağının habercisi gibiydi.
Din merkez olma konumunu yitiriyor yerini bilime
devrediyordu. Batı dünyası maddi alanda gelişmeyi ve kalkınmayı birinci
önceliği olarak belirlemiş ve bu hedefine de kısa zamanda ulaşmıştır. Hedefe
yaklaştıkça batı toplumu kadim değerlerinden(hristyanlık) tan kopuyor kendisine
referans olarak Yunan felsefesini ikame etmeye çalışıyordu. Bilimsel alanda atılan
her adım ve yenilik beraberinde yeni fikirleri ve düşünceleri yeşertiyor
toplumun insana, tabiata, tarihe, devlete, şehire ve dine vede dini eğitimlere
ilişkin tasavvurları temelden değişmeye başlıyordu.
Maddi üretim, maddi kalkınma hayatın biricik gayesi haline gelirken bilim, yada bilim adamı ise üretime katkı sunan ve bu amaca hizmet ettiği oranda takdiri hak eden kimselere indirgenerek kutsalla bilimin ve bilim adamlarının iilşkileri adeta sıfırlanıyordu.. Batıda
yaşanan bu temel değişikliğin dışında kalan milletler baş döndürücü bu gelişme
karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyor birazda kadim düşünceler ve inançlar üzerinde
varlıklarını devam ettirdikleri için gelişen bu süreci anlamakta da zorluk
çekiyorlardı.
Batının teknoloji üreten maddi bilimi ile elde ettiği kalkınmışlık
ve gelişmişlik makası diğer milletlerle arasını açtıkça geri kalan milletler bu
gelişmelere kayıtsız kalamıyor onlarda kendi varlıklarının devamı için batının
ürettiği değerleri transfer etme mecburyetinde kalıyorlardı.
Batının kadim hasmı Osmanlı devleti ise bu gelişmelerden en
çok etkilenen devlet olarak yeni bir takım tedbirlere kendini mecbur
hissediyor, idari sistemde- eğitim ve düşünce sisteminde değişiklikler içeren bir takım kararlar almak zorunda kalıyordu.
Osmanlı kadim eğitim
sistemini oluşturan 2li saç ayağının bir yanında Medreseler diğer ayağında
tekkeler vardı.
Tekkeler yapısı itibarı ile dinin daha çok ahlaki yanı ile
bağ kurarak eğitim sistemini de bu usuller çerçevesinde belirliyor ve belli bir
satndardı olmadan bölgeye, insanların anlayışına, eğitim seviyeleri vb
hususlara göre değişiklikler gösteriyordu. Daha çok dinin felsefesi üzerine
bina edilmiş öğretilerle besleniliyor, Gazali, Mevlana, attar gibi
şahsiyetlerin yazdıkları adeta tekke eğitiminin temellerini teşkil ediyordu. İşin irfani yanı ile ilgilenmek
birinci öncelikleri idi.
Tekkeler bu yapısını Osmanlının değişen eğitim sistemleri
boyunca muhafaza etmiş ve hemen hiçbir değişiklik yaşamadan tekkelerin
kapatıldığı cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdürmüşlerdir. Tekkeler, insan eğitiminin ahlaki yanını kendilerine hedef olarak belirlediklerinden dolayı insanın içinde yaşadığı çevre ve şartları değişmedikçe insana ait ahlaki sorunlarda aynı olduğu için öğretilerde fazla bir değişikliğe ihtiyaç hissetmemişlerdi. Batıda gelişen maddi kalkınmanın getirdiği şehirleşme ve beraberinde maddi eksenli insan düşüncesindeki değişim müslümanların ahlaki yapılarını sarsmaya başlamıştır. Günümüz dünyası geçmişten devraldığı insana ait ahlaki sorunlarla başetmeye çalışırken maddi eksenli kalkınma ve onun beraberinde zorunlu olarak getirdiği çarpık şehirleşme, kutsalda arınma yolunda ilerlerken Tekkelerin bu değişimi ne kadar fark ettikleri tartışmalıdır. Değişimin kodları ve insan üzerindeki tahribatları bilinmediği için geçmiş öğretilerin bu yeni sorunlarla malul insanların ahlaki gelişimlerine ne kadar katkı sunabildikleri ise ortadadır. Mevlana'nın dediği gibi; Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım, Bugün yeni şeyler söylemek lazım.
Bugün Tekkelerin insanlığın içine düştüğü ahlaki buhranlara ve krizlere ilişkin dünden farklı yeni ne söylediği yada söyleyebildiği ise tümden tartışmalıdır.
Medreseler ise, Yavuz sultan selim han dönemine kadar geleneksel yapısını devam ettirdiler. Selçuklu medrese geleneği neredeyse Osmanlılar tarafından birebir kabul görmüştü. Medreselerde hem akli hem de nakli ilimler okutuluyordu.
Medreseler Osmanlı devletinin ve İslam aleminin hem din, hemde bilim üreten merkezleri idi. Din ile bilim kol kola yan yana bir çatı altında barışık bir halde okutulmanın hazzını yaşıyor, toplumun ve devletin temel gereksinimleri ise bu kurumlar tarafından kusursuz bir şekilde karşılanıyordu. Tıp ilminden astronomiye, matematikten simyaya kadar bütün fen ilimleri okutulurken düşünceye sonuna kadar alan açılıyor Felsefe ve mantık en zengin hali ile okutuluyordu. Akıl, düşünce, din ve bilim iç içe yan yana idi.
Yavuz Sultan selim’in Mısır dönüşü yanında getirttiği ve desteklediği Eşari alimlerin yaklaşık on sene gibi kısa bir süre içerisinde medreselerde felsefenin okutuluşuna ilişkin itirazları kabul görecek ve medreseler de akli ilimlerin alanı daraltılacak böylece Osmanlı eğitim hayatında ikinci bir evreye girilecektir. Bu evre önceliğini Nakli ilimlere veriken akli ilimlerle arasına mesafe koyacaktır.
Bugün Tekkelerin insanlığın içine düştüğü ahlaki buhranlara ve krizlere ilişkin dünden farklı yeni ne söylediği yada söyleyebildiği ise tümden tartışmalıdır.
Medreseler ise, Yavuz sultan selim han dönemine kadar geleneksel yapısını devam ettirdiler. Selçuklu medrese geleneği neredeyse Osmanlılar tarafından birebir kabul görmüştü. Medreselerde hem akli hem de nakli ilimler okutuluyordu.
Medreseler Osmanlı devletinin ve İslam aleminin hem din, hemde bilim üreten merkezleri idi. Din ile bilim kol kola yan yana bir çatı altında barışık bir halde okutulmanın hazzını yaşıyor, toplumun ve devletin temel gereksinimleri ise bu kurumlar tarafından kusursuz bir şekilde karşılanıyordu. Tıp ilminden astronomiye, matematikten simyaya kadar bütün fen ilimleri okutulurken düşünceye sonuna kadar alan açılıyor Felsefe ve mantık en zengin hali ile okutuluyordu. Akıl, düşünce, din ve bilim iç içe yan yana idi.
Yavuz Sultan selim’in Mısır dönüşü yanında getirttiği ve desteklediği Eşari alimlerin yaklaşık on sene gibi kısa bir süre içerisinde medreselerde felsefenin okutuluşuna ilişkin itirazları kabul görecek ve medreseler de akli ilimlerin alanı daraltılacak böylece Osmanlı eğitim hayatında ikinci bir evreye girilecektir. Bu evre önceliğini Nakli ilimlere veriken akli ilimlerle arasına mesafe koyacaktır.
Osmanlının bilim ve düşünce üreten merkezleri konumundaki
medreseler sadece dini ilimlerle meşgul olacak akli ilimlerden büsbütün
uzaklaşarak bilim üretim merkezleri olma hüvüyetlerini yitireceklerdir. Aliya
İzzetbegoviç’in deyimi ile Kült üreten merkezlere dönüşen medreselerimiz ile
Bilim üreten batılı eğitim kurumları karşılaşınca, Doğrusal bilim üreten
dairesel kült üreteni bertaraf ederek(yenerek) tarih sahnesinden itecektir.
Osmanlı zorunlu olarak devletin batı karşısındaki
gerileyişine çareyi batılı anlamda eğitim veren kurumlarını yeniden kurmakta bulacak
ve askeri okullar ile sınai mektepler açarak eğitimde yeni bir yola girerek Osmanlı eğitim sistemininde 3.
Dönemin kapılarını aralayacaktır.
Osmanlı eğitim sisteminde mektepler hem devletin hemde toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine tesis edilmiş ve tamamen batıdan kopya edilerek kurulmuştur. Mekteplerin açılması ile beraber mekteplerde okutulacak kitapların batıdan birebir kopya edilmesi ile birlikte batı düşünce sistemi bu mekteplerde okuyan gençleri derinden etkileyecek ve yeni bir sınıfın(aydının) ortaya çıkmasına neden olacaktır. Devletin en önemli kademlerinde görev alacak bu gençler hem içinde yaşadıkları topluma hemde dinlerine karşı yabancılaşacaklar dır. Din eğitiminde yoksun yada yetersiz bu kurumlardan zamanla aziz İslamı sorgulayan ve Osmanlı devletinin geri kalmasının sebebini İslama bağlayan nesillerin ortaya çıkması ise uzun sürmeyecektir. Bugün bütün dünya müslüman halklarının içinde bulunduğu en temel sorunların başında gelen, din-bilim, din-toplum, din-alim arasındaki çarpık ilişkilerin altında ise bu kurumları o günlerde birazda zorunlu olarak kopya edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Medreseler artık tamamen dini ilimlerle meşgul bir kuruma
indirgeniyor, mekteplerde dünyevi ilimlerle meşgul oluyorlardı. Tekkeler ise bu
gelişmelerin dışında kendi dünyalarında yaşamaya devam ederken hemen hiçbir
değişikliğe gitme ihtiyacı dahi hissetmeden varlıklarını sürdüreceklerdir.
Batının doğrusal gelişimi ve bilim üreten eğitim sistemi
karşısında İslam alemi Nizamül-mülk dönemin de kurumsal yapısına kavuşan
medrese eğitim sistemini geliştirememiş ve yaklaşık 500 sene İslam alemine
hizmet eden bu kurumlar gelişen dünyaya bırakın yön vermeyi ayak dahi
uyduramamışlar ve sadece nakli ilimlerin tahsil edildiği bir yapıya evrilerek
varlıklarını sürdürme yoluna girmişlerdir.
Osmanlı devleti’nin birinci dünya savaşı sonrası siyasi
olarak parçalanması beraberinde bir çok sorunu Müslümanların kucağına
bırakırken en önemli mes’ele olarakta eğitim sorunlarını bıraktı. İslam
aleminin hemen her parçası batılı ülkeler tarafından sömürge haline getiriliyor
bütün ekonomik varlıkları talan edilirken Müslümanların zihinleri de
köleleştiriliyordu.
Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise dine ve
dindarlara olan mesafeli duruşu ile dini eğitimi bir mes’ele olarak ele alma
ihtiyacı hissetmedi bile. Hatta mevcut yapıları köhne olarak görüp varlığına
kasdederken ve kapatırken yerine hiçbir kurum ihdas etmeyi dahi düşünmedi taki
1950 yılına kadar. 1950 yılında bir ihtiyaç olarak açılan İHL ler ise bir
taraftan dini eğitim verirken diğer taraftan mekteplerde okutulan diğer ilim
dallarınıda müfredatına koymayı başardı. Bu terkip belki dönemin siyasetçileri
açısından sosyal bir ihtiyacı giderme için zorunlu ele alınmış bir mesele gibi
durmaktaydı lakin aslında ortaya çıkan terkip Nizamil-mülk sonrası atılmış en
önemli adımlardan biri idi. Uzun zaman ilk defa nakli ilimlerle akli ilimler
yan yana okutularak bilim üretbilecek bir terkip ortaya çıkıyordu. Daha kat
edilmesi gereken çok mesafe alınması gereken bir çok önlem vardı ama umut veren
ve geliştirmeye açık bir zeminde üretilebilmişti. Doğru, bir çok sorun vardı
lakin uzun bir aradan sonra üzerinde konuşacağımız ve bir ucundan
tutabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz bir zeminin üzerine de basabiliyorduk. Bu azımsanacak bir
gelişmede değildi.
Bugün dünya üzerinde yaşayan İKTÖ üye 57 ülkenin içinde
bulunduğu eğitim sistemleri bilim üretmekten yoksundur ve özgün de değillerdir.
Bugün İslam toplumunun en temel sorunlarının başında, din, eğitim, siyaset,
ekonomi, askeri, kültür, sanat ve Müslüman toplumu ilgilendiren hemen her
sahada bir boşluğun ve yetersizliğin olduğunu ve bütün sorunlarımıza deva olabilecek bir
eğitim modeline duyduğumuz ihtiyaçtır. Şayet sorunlar bilinirse sorunlara çare
aranır ve üretilebilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder