Dünyamız da öyle, hatta dünyamızı var eden en küçük yapı taşı olan maddenin dahi iki hali vardır.
Bütün bir evrenin varlık sebebi olan İnsanın da yalnız iki hali vardır.Biri zahir diğeri batın. Yani bir sureti (biyolojik yanı) birde iç (ruhi yapısı) vardır. Surette var olan değişiklikler diğer insanlar tarafından gözlemlenebilir ve değişikliğin nedenleri açıklanabilir iken iç değişimler tam anlamı ile gözetlenemez ve açıklanamaz. İnsanın fiziksel değişimi göz önünde ve diğer insanlar tarafından gözlemlenebilir iken ruhi değişimler gözlenemez ve tam anlamı ile açıklanamaz.
![]() |
| Göremediklerimiz gördüklerimizden daha fazla ise görmüş sayılır mıyız? |
Biz bir insanı tanıdığımızı söylerken yada bildiğimizi iddia ederken aslında salt gördüklerimizle bu kanaate sahip olduğumuz iddiasındayızdır. Peki gördüğümüz şey insanın tamımı mıdır ki biz o insan hakkında bir kanaate sahibi olmayı kendimizde hak kabul ediyor ve tanıdığımız iddiasında bulunma hakkını kendimizde görüyoruzdur. Halbuki gördüklerimiz ile göremediklerimiz arasında bir mukayese yapılsa göremediklerimizin gördüklerimizden daha fazla olduğu anlaşılacaktır. Peki göremediklerimiz gördüklerimizden daha fazla ise bizim bir insan hakkında tanıma ve bilme iddiamız ne kadar gerçeği yansıtır? Biliyorum yargısına muhatab olan insanı ne kadar tanımış yada bilmiş oluruz?
Bir insanı doğumundan ölümüne kadar olan hayat karelerini fotoğrafla sak ve daha sonra fotoğraf karelerini yan yana getirsek o insanın geçirdiği değişim evrelerinin tamamına tanıklık edebiliriz. Hatta yaşadığı fiziksel değişimlerin nedenlerini de yaşadığı hadiseler ve yaşadığı mekan içerisinde ceryan eden olaylarla irtibatlandırarak neden-sonuç ilişkisi içerisinde belli bir anlatıma kavuşturabiliriz. Lakin insanın yaşadığı fiziksel değişimleri tek başına içinde bulunduğu hadiselerle irtibatlandırarak anlama ve açıklama çabamız gerçeği ne kadar yansıtabilir? Gerçek sadece görünen kısımlardan mı ibarettir? Yada bir insanın yaşadığı değişimler açısından görünmeyen kısımlar nelerdir ve boyutları nedir ki bizim gerçeği kavramamızı ve açıklamamızı yeterli ve mümkün kılmamaktadır?
İnsanın biyolojik yanı topraktan, ruhi yanı ise nurdandır. Toprak kendi içinde barındırdığı ve dış etkilere maruz kaldığında geçirdiği evreler ne ise insanın biyolojik yanı olan beden kısmında ki değişimler ve evreler aynıdır.
İnsanın birde nurdan teşekkül ruhi yanı vardır ve bizim duyu organlarımız ile göremediğimiz, göremeyeceğimiz yalnız her insan gibi taşıdığımız ruhi yanımız ile tanıyıp, bilebileceğimiz birde Ruhumuz vardır. K.Kerim'in tanımlaması ile Topraktan Allah cc kendi eliyle yaptığı beşere (biyolojik yapımıza) yine kendi ruhundan üfleyerek ölümsüzlük katmıştır. Ve biyolojik yanımız bu ruhun üflenmesi ile hayat bulmuş ve hareket kabiliyetine sahip olmuştur. Et ve kemikle malul insan Ruh ile hareket teme, düşünme ve bilme kabiliyetlerini elde etmiştir.
"Kim kendi nefsini tanır, bilirse Rabbini de bilir" Kendini nefsini bilmeyen, Rabbini de hakkıyla bilmez, bilemez. Yani bırakın bir başkasını dış sureti ile tanımayı ve onun hakkında tam anlamı ile kanaat sahibi olmayı insanların kahır ekserisi kendi iç suretini (nefsi) ni tanıma hususundan bile gafildir. Yine K.Kerim'in tabiri ile "İnsanların bir çoğu şirke bulaşmaksızın iman (güvenmek) etmezler".
Hadis-i şerif de bir hususa dikkatimiz çekilmek isteniyor. Kim rabbini bilirse kendini bilir denmiyor, Rabbin bi hakkın kişi tarafından tanınmasının şartı kişinin kendini bilmesi olarak anlatılıyor. Yani Rabb'ı bi hakkın bilme şartı kişinin kendini bi hakkın bilmesi olarak tarif ediliyor.
Kendini (nefs) bilmek ile nefsin hallerini bilmek arasında ki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Nefsin bir takım halleri vardır ki o dışa biyolojik yanımız ile birlikte yansır. Öfkeleniriz, seviniriz, ağlarız, güleriz vb bütün husular nefsin halleri olarak dışa tezahür eder. ve biz bunları görürüz. Lakin gördüklerimiz ve bildiklerimiz nefsin kendisi değil halleridir.
Bizi bir insan hakkında yargıya ulaştıran ve onu tanıdığımızı yada bildiğimizi iddia ettiğimiz husus onun neye, ne zaman, öfkeleneceğini yada neyi sevip onunla mutlu olacağını bilmemiz onun nefsinin hallerini bilmemiz anlamına gelmiyor mu? Nefsin hallerini bilmekle nefsi bilmek aynı mıdır?
Bence üzerinde önemle durulması gereken hatta çokça düşünmeye, tefekkür etmeye değer bir konudur diye düşünüyorum.
"İnsanların çoğu Allah'a ortak koşmaksızın iman etmezler" ayet- kerimesi ile bu konuların mutlak anlamda irtibatlı olduğunu ve bizim "şirk karanlık bir gecede kara bir taşın üstünde ki kara bir karıncanın ayak sesleri kadar" sinsi ve hemen yanı başımızda hadis-i şerifini dikkate alarak, hatta yaşamakta olduğumuz hemen her hadiseye karşı bizim getirdiğimiz yorum ve gösterdiğimiz tavırların tümü ile alakalı olduğunu, tanımak ve bilmek kelimeleri üstünde bu anlamı ile durmanın yararlı olacağını düşünmekteyim.
Görünmeyeni et gözü ile arayanlar karanlıkta ne görebilirler ki?
Görmeyi sadece et gözü ile görmek olarak kabullenenler kabuktan başka neyi görüp bilecekler ve tanıdığını iddia ettikleri kabuğun özünü nasıl tanıyıp tarif edebileceklerdir ki?
Yunus'un dediği gibi;
İlim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendin bilmedin
ilim nice okumaktır.
“Olur ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve yine olur ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.
Siz bilmezsiniz

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder