İçinde bulunduğumuz ve geride bıraktığımız asır müslümanlar açısından felaket asrı oldu. Müslümanlar bundan önceki asırlarda başları dik, kendilerinden emin vede dünyanın en huzurlu en müreffeh en adaletli milleti olarak barış içerisinde yaşamakta idiler. Devlet ve toplum, devlet ve din, din ve bilim, toplum ve tarih, dil ve din, dil ve devlet gibi hemen her hususta barış içinde yaşamakta idiler.
Düzen bozulunca, adaleti, barışı, huzuru temin eden din-devlet, devlet-toplum, din-bilim gibi ilişkiler zarar görmeye ve hatta aralarındaki bağlar kopmaya başladı. bin yıllık islam milleti medeniyet yürüyüşündeki istkrarı ve istikameti sorgulamaya başladı. İçinde bulundukları asrın sonunda batının elinde bulundurduğu bilim, teknoloji ve iktisadi gelişmişlik arası makasın arasının kapanması güç bir durum kanaati gardlarının tamen düşmesine neden oldu. Ülkenin aydınları medeniyet yürüyüşündeki raylarda keskin bir makas değişikliğine halkı ve devleti ikna etmeye giriştiler. Sonunda, devlet ricali ve güya bu ülkeni münevver taifesi, duruma vaziyyet eden zevatlar, nerede ise müslüman ahalinin dinini dahi değiştirme teklifinde bulundular. Fırsat buldukçada bunu zorla devlet eliyle yapmaya çalıştılar.
Müslümanların içinde bulunduğu hal hiçte iç açıcı değildi. Hemen her hususta geri kalmaları, bilim, teknoloji, siyaset, sanat gibi değerlerin üretilmesine imkan vermiyordu. Bir şeylerin iyi gitmediği kesindi. Fakat iyi gitmeyen ne idi? neden müslümanlar böyle iç karartıcı durumun içine düşmüşlerdi?
Tarihe baktığımızda bu soruya verilen cevap ve alınacak tedbirler silsilesinin çıktığı yer din yani islamiyet olmuştur. İslamiyet artık bu teşhisi koyan zevatlar tarafında halledilmesi gereken bir mes'eledir. Yakın tarihte nelerin, nasıl, ne şekilde yapıldığı malumdur. Kasdım o günlerin acı hatırasını kaşıyarak kanatmak değildir. Fakat hala o gün sorulara esaslı cevapların verilemediğini düşünmekteyim. Bununla ilgili o dönemlerin buhranlı havasını en keskin ve en derin bir şekilde yaşamış ve olayların merkezinde yer alan Bediiüzzaman Sain Nursi hz. lerinin bu sorulara ve bu soruların bizi taşıdığı neticeyi okuma biçimine getirmek istiyorum. Hemen herkesin sorunların temelinde aziz islam dinini görmesine karşın Bakın Said Nursi mesleyi nasıl ele almaktadır:
Biz hangi fiilimizle kadere fetvâ verdirdik ki şu musibetle hükmetti? Zira musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Musibet-i âmme ekseriyetin hatasına terettüp eder. Hazırda mükâfatımız nedir?
Cevabın mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslamiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekât.
Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Halık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nev’i namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffareten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı.
Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neşet eden müşterek musibet, mazi günahını sildi. tesbitinde bulunmuştur. "Bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah cc onları değiştirmez." Rad suresi
İstikbalin islamın olacağı hususunda hiç bir endişem ve terddüdüm yoktur. Başımıza gelenler, önceden kendi ellerimizle hazırlayıp önümüze koyduğumuz şeylerdir. Bugün ne yapıyor, nasıl düşünüyorsak yarın karşımıza çıkacak olanlar bu faaliyetlerimizin sonucunda yarınımız olacaktır.
Allah islam ümmetinin düşüncelerini, niyetlerini, fiillerini ve hallerini sahih kılsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder