29 Mayıs 2013 Çarşamba

Ümmetin yitik hesaplaşması: 'Kerbela'

Yaklaşık 11 sene önce kaleme aldığım ve bir dergide yayınlanan yazımın, günümüz yaşanan sıcak siyasi hadiselerin ortaya çıkarttığı kırıcı ortamın yararsızlığı ve zararlarına dikkat çekmek yayınlama ihtiyacı duydum. Suriye etrafında yaşanan kırlmaların temelini teşkil eden ibretlik hadiseler 11 sene önce hangi sorunları içinde barındırıyorsa bugün için daha fazla yaralar açmakta ümmet bilincimizi dumura uğratmaya devam etmektedir. Allah bu ümmete feraset, ortak hedef ve kardeş olabilmeyi nasip etsin . Amin...


Ümmetin yitik hesaplaşması:"Kerbela"

Güzel günler

Hicretin dördüncü yılının Şaban ayı idi. Medine en sakin günlerinden birini yaşıyordu. Henüz bir sene önce Hz. Hasan'ın dünyayı teşrifiyle torun sahibi olmuş Allah Rasul'ünde (sav.), görülmeye değer sevinç, görülmeye değer mutluluk vardı. Hz. Fatıma yine hamileydi. Herkes merakla ve ilgiyle Allah Rasulü'nün ikinci torununu beklemekteydi. Kız mı yoksa yine erkek bir çocuk mu dünyaya getirecekti Hz. Fatıma?


Şaban ayının beşinci gününde Hz. Fatıma bir çocuk dünyaya getirmişti. Bu haber Medine'de dalga dalga yayılıyor, müminler yeni bir sevince garkoluyordu. Hz. Peygamber, duyunca hayatının bütün anında olduğu gibi yine Allah'a (cc.) hamd edecek, yine Mevlâsı'na sığınacaktır. Efendimiz (as.) henüz hasta yatağından kalkamayan Hz. Fatıma'nın yanına gelip torununu kucağına alıp öpüp okşayıp candan ve içten bir sevinçle bağrına basacaktır. Bir rivayette bu çocuğun isminin konması şöyle anlatılmaktadır:
Cebrail (as.) gelip "Yâ Muhammed, Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna şu Harun'un (as.) verdiği ismi ver" diyecektir.
Efendimiz merakla; "Ey Cebrail! Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.
Cebrail (as.): Oğluna Şebir ismini vermişti.
Efendimiz (as.), "Ama benim dilim Arapça"dır buyurdular.
Bu cevabın üzerine Cebrail (as.), "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" demişti. (Diyarbekrî, elHamis, c.I., s.471.)
Efendimiz (as.)'ın ismini koyduğu ve bir çiçek gibi koklamaya kıyamadığı Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ancak çocukluklarını Rasulullah (sav.) ile geçirebilmişlerdir. Efendimiz, onlarla çocuklar gibi oynar, sırtına alır, güreş tutardı. Secdede iken üzerine binen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in kalkmamaları durumunda secdesini uzatır, uzatır, uzatırdı... Ta ki onlar üzerinden ininceye kadar. Çünkü Rasulullah (sav.) biliyordu ki, -ve öğretiyordu- namaz insan içindi, insan namaz için değil...
Bir defasında Rasulullah (sav.) "Allah'ım; ben bunları seviyorum, sen de sev." (Tirmizî, Sünen, c.V., s.661.). Hatta çocuklarınız, mallarınız, vs. sizin için fitnedir âyet-i kerimesini göz önünde tutarak "bunlar var ya, bunlar, bunlar insanı cennetten eder..." sözleriyle onlara karşı sevgisini belirtiyordu. Bir başka hadis-i şeriflerinde;
"Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanımdır.",
"Hasan ve Hüseyin'i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur" diyecektir (Ahmet b Hanbel, Müsned, s.288).
Yine bir defasında onlarla oynarken, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin güreşe tutuşurlar, Efendimiz "Ha gayret Hasan, ha gayret göreyim seni yakala Hüseyin'i" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca orada bulunan Hz. Ali (kv.) bu duruma şaşarak "Ya Rasulullah, sen Hüseyin'i kayırmalı değil mi idin, çünkü O küçüktür" diyecektir. Rasulullah (sav.) da "Baksana yâ Ali görmüyor musun, Cebrail de ha gayret Hüseyin, hadi Hüseyin" diyor diye ilahî iradenin de Hasan ve Hüseyin'e (r.anhuma) vermiş olduğu değeri böylece ifade etmektedir.
Rasulullah (sav.) vefat etmiş, Medine sessizliğe gömülmüş iken, insanların şaşkın bir şekilde ne yapacaklarını kestiremedikleri bir ortamda, siyasî ve idarî boşluk meydana gelmesine fırsat vermeyen Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemleri Efendimiz'den (as.) sonraki en mutlu, en huzurlu bir destansı hayat ve idare ortaya koyacaklardır. Öyle ki ortaya konan idare, yaşanan hayat kıyamete kadar insanlar için örnek teşkil edecektir. Çünkü onlar îmânlarını hayatlarına şahit tutmuşlar, onlar hayatlarına îmânı hâkim kılmışlardır.

Bütün bir ümmet olarak veremediğimiz ilk imtihan

Efendimiz'in dizinin dibinde terbiye görmüş olmalarına rağmen o terbiyeden yeterli derecede nasiplerini alamamış olan bazı insanlar; kendilerine emanet edilen, korumaları-sevmeleri-eziyet etmemeleri istenen aile efradına özellikle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e eziyet etmiş ve zulüm yaşatmışlardır. İnsandan bahsediyorsak, insanın beşerî yönü nüksedecek, yeterli terbiye ve olgunluğa ulaşamamış,hevâ ve heveslerinin peşine düşmüş, hak ve hukuku nefislerine kurban etmiş insanlar; Onlar'a iktidarları, makamları ve mevkileri uğruna eziyet etmeye başlayacaklardır.
Muaviye, hicretin altmışıncı yılının Recep ayında Şam'da vefat edecektir. Muaviye'nin vefatından sonra Şamlılar Muaviye b. Ebu Sufyan'ın oğlu Yezid'e biat ederler. Yezid'in iktidara geçmesi saltanat şeklinde olacaktır. Hatta Muaviye bir gün "Ben Müslümanlar'ın ilk sultanıyım" diyerek, itirafta bulunacaktır.Daha sonra -oğlu Yezid'in idareyi ele almasından sonra- da kendi iktidarını benimsemeyen ve rıza göstermeyen sahabilere ve başta Hz. Hüseyin olmak üzere ümmetin hayırlı insanlarının cereyanını önlemek için çok acele kararlar alınacaktır. Hemen, döneminin Medine valisi olan Velid b. Utb. Ebu Sufyan'a bir mektup göndererek şunları söyleyecektir. "Mektubum sana ulaştığı zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b.Zubeyr;'i buldur, onların biatlarını al. Şayet biat etmekten kaçınırlarsa, boyunların vur. Başlarını da bana gönder. Halkın da biatlarını al. Biattan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zubeyr hakkında olduğu gibi aynen hükmü yerine getir. Vesselâm."
Medine'de huzur kalmayacak Hz. Hüseyin de Mekke'ye gidecektir. Mekke'de bulunduğu sırada Kûfeliler Hz. Hüseyin'e mektuplar yazarak bir an önce Kûfe'ye gelmesi için davet ederler. Durumu anlamak için amcası oğlu Müslim b. Akil'i (ra.) Kûfe'ye gönredip kendisine rapor vermesini isteyecektir. Müslim b. Akil, Kûfe'ye gittiği zaman Yezid'in iktidarına karşı hoşnutsuz olan ve Hz. Hüseyin'e bahsedildiği gibi kendisinin yanında yer alacak insanların varlığını ve doğruluğunu Hz. Hüseyin'e rapor eder ve Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye doğru yola çıkmasının doğru olacağını söyler. Bu arada Mekke'de durum müzakeresi niyetiyle İbn Abbas ile istişare yapan Hz. Hüseyin'e, İbn Abbas (ra.) şöyle der: "Ey amca oğlu onlar, emirlerini öldürüp, düşmanlarını kovduktan, ülkelerini hâkimiyetleri altına aldıktan sonra seni çağırırlarsa oraya git. Amma emirleri hayatta, başlarında duruyor ise onları kahır ve zulümle yönetmekte olup görevlileri de vergilerini toplamakta ise, buna rağmen seni çağırmışlarsa, demek ki fitne ve savaş için seni çağırmışlardır. Korkarım ki, insanları sana saldırtmak ve onların sana karşı olan eğilimlerini ters yöne çevirmek için seni çağırmışlardır. Böyle olunca onlar, insanlar arasında sana karşı en şiddetli düşman olurlar. Gel gitmekten vazgeç." Diyecektir. Ama ne hikmettir, Hz. Hüseyin gitme kararından vazgeçmeyecek ve şehadetle sonlanacak yürüyüşüne adım atma kararından vazgeçmeyerek ilk adımını atacaktır. Cevaben İbn Abbas'a (ra.) da "Ey amca oğlu! Allah'a yemin ederim ki, bana öğüt verdiğini ve benim için endişe ettiğini anlıyorum, ama Irak'a gitmeye karar verdim".

Yezid, hocasının hakkını verirken

Bu arada Yezid boş durmayacak Kûfe valisini görevden alarak yerine Basra valisi ve aynı zamanda Kûfe valisi de olacak Ubeydullah b. Ziyad'ı atayacaktır. O'na da bir mektup yazarak âcilen Kûfe'ye gidip orada muhalif hareketlerin temsilcisi sayılan ve Hz. Hüseyin'e rapor veren Müslim b. Akil'i (ra.) aramasını, şayet ele geçirebilirse sürgüne göndermesini ya da öldürmesini emredecektir.
Bütün bunlardan habersiz Müslim b. Akil'in (ra.) yazdığı rapor Hz. Hüseyin'e ulaşmış O'da yola çıkmıştı. Yeni valinin bir takım çalışmaları Kûfe'de etkisini gösterecek, tehditleri ve zorbalıkları Kûfeliler tarafından unutulacak, böylece Hz. Hüseyin'e olan bağlılar bir bir vali tarafına geçecektir. Yanında kalan üç - beş insanla beraber karşı bir mücadele sonunda Müslim b. Akil (ra.) feci bir şekilde şehit edilecektir.
Hz. Hüseyin Kûfe'de olup bitenlerden habersiz bir şekilde yoluna devam ediyordu. Yezid ise Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a şu emri verecektir:
"Şimdi sen benim istediğim şekilde olmaya devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir şekilde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç duymayıp bu işin üstesinden geldin. Bana erişen habere göre; Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. Casuslarını hemen O'na kavuştur. Yollara gözcüler dik, olanca duruşla bu işin üstünde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz" diyecektir.
Hz. Hüseyin'in, Kûfe'ye doğru yoldayken almış olduğu haberler ise hiç iç açıcı değildi. Müslim b. Akil'in (ra.) şehit edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol boyunca insanlar kendisine Kûfe'ye girmemesi gerektiğini hatta dönmesini de söyledilerse de O kararlıydı ve geri dönmeyecekti.
Hz. Hüseyin'e Kûfe yolculuğu boyunca tuzaklar kurulacak onları yıldırmak ve psikolojik olarak etki altında bırakmak isteyeceklerdi. Ama O aldırmayacak, yanındakilere de "Dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" diyecektir. Yanındakiler ise yani, kafilede bulunan aile efradı ve çocukları ve kendisini seven bir avuç insan, kendesiyle yolnun sonuna kadar devam diyeceklerdir.
Hz. Hüseyin, Ubeydullah b. Ziyad'ın emrindeki, bin kişilik bir süvari birliği tarafından karşılanır. Orduya Hurr b. Yecid et Temimî kumanda etmektedir. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereği onları Kerbela tarafına sürüklemekle yörevlendirilmişti.
Olaylar gelişmeye, çok ama çok ciddiyet kazanmaya başlamıştı. Bir tarafta Kainatın Efendisi'nin (as.) koklamaya kıyamadığı torunu Hüseyin diğer tarafta olayın ciddiyetini kavramış ve emir almış olan Ubeydullah b. Ziyad yani Kûfe valisi. Ubeydullah b. Ziyad o sırada Merv valiliğine atanan Ömer b. Sad'ı, -Kûfe'den Merv'e görev yolculuğu hazırlıklarını yapıyor olmasına rağmen- Hz. Hüseyin'e karşı kullanmak isteyecektir. Ordusunu alıp hemen Kerbela'ya gelmesini ister ve tehdit eder: "Şayet O'nunla çarpışmaya Kerbela'ya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini başına yıkar, senin de boynunu vururum" diyerek.
Ömer b. Sad, Hz. Hüseyin'in karşısına çıkmak istemiyordu ama tehdit çok ağırda. Hz. Hüseyin kan akıtılmasının önüne geçmek için Ömer b. Sad'a tekliflerde bulunur; "Ey Ömer şu üç teklifimden birini kabul ediniz"...
"Bırakınız da ben cihad etmek için sınır boylarına gideyim yahut Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim ya da dönüp Medine'ye gideyim".
Bu tekliflerin hiçbirisi İbn Ziyad tarafından kabul edilmez ve Hz. Hüseyin orada günlerce tutulur.

Taht uğruna Yâ Rab ne güneşler batıyor...

Fırat kenarında günlerce susuz bırakılan ve etrafı çepeçevre kuşatılan Hz. Hüseyin ve efradı aç, susuz günlerce beklediler. Hatta öylesine bekleşmeydi ki küçük yavruların-çocukların "anne su" çığlıklarını, anneleri, ıslak dillerini vermekle dindirmeye çalışıyorlardı. Artık tahammülü kalmayan Ubeydullah b. Ziyad, sert bir mektup gönderip; Ömer b. Sad'a: "Ben seni Hüseyin'le günlerini geçiresin, O'nun kayırıcısı olasın diye göndermedim. Bir daha teklif et, son bir kez, şayet hükme boyun eğer ise yani Yezid'in Sultanlığını kabul edecekse etsinler, yoksa âsî ve şâkîdir." diyerek hatalarında ısrar ve dünyalıkta devam edenlerin işini işleyenlerden oldu.
Artık saldırılar başlamış tarihler de Hicri altmış birinci yılın Muharrem ayının onudur. Hz. Hüseyin barbarca katledilmiş, şehadet şerbetini içmiştir. Üç yaşındaki oğlu Ömer'e bir ok isabet etmiş kucağına düşmüştü. Başı Yezid'e gönderilmiş, bedeni lime lime oluncaya kadar süvarilere çiğnetilmiş, yeni bir vahşet örneği sergilenmiştir.
Aslında kaybettiğimiz Hüseyin değil, kaybettiğimiz insanlığımız, ahlâkımız ve arz-ı tessüsüne hasret kaldığımız İslâm Kardeşliği'dir. Bugün tarihten dersler çıkartıp görebilmeli ve unutmamalıyız ki birbirlerini yezidîlikle suçlayanlar, bireysel yaşantılarında da aynı mahut ve bir o kadar da makus tarihi tekraren yazmaktadırlar. Yetkinin ve koltuğun, makamın ve rütbenin kendisine verildiği veya hakimiyet alanları olan evlerimizde bizler neyiz, ne temayüllerimiz var, içinde bulunduğumuz durumu en iyi hangisi tavsif eder:"Yezidî mi yoksa Hüseynî mi?"
İnsan gerçekten garip ve bir o kadar da karmaşık bir yapıya sahiptir. Mevcut imkanlarının -kendisini tanımaya yönelik bütün teknik donanımının ve bilgisinin- hepsini seferber etmesi bile ruhî, fizyolojik ve biyolojik yapısını anlamaya yetmemektedir. İnsan kendi kendisini anlamaktan, bilmekten ve çözmekten acziyete düşmüş olsa da; O'nu bu acziyetiyle kainatın içindeki en şuurlu bir yaratık olarak yaratan Allah, O'na, her şeyin üstünde bir misyon yüklemiş ve her şeyin ötesinde ona bir kıymet vermiştir. Bazen insanlar -aslında hiç- bu verilen kıymetin önemini anlayamamış, kavrayamamış olsalar da.
Bugün olduğu gibi dünde insanlar var oluş gayelerini, yine kendilerini yoktan var eden ilahî iradenin peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu tanımlamaları göz önünde tutmadan çözmeye çalışmış ama bir türlü kendi iç boşluğunu ve iç karanlığını dolduramamış ve aydınlatamamıştır. İşte insanın bu durumu gel-gitler yaşamasına vesile olmuş ve bu gelgitlerinin neticesi olarak yaşadığı hayatıyla bir tarih meydana getirmiştir. Tarih bizden önce yaşamış olan insanların hayatlarının olumlu ve olumsuzluklarının toplamıdır. İnsana düşen görev ise ondan ibretli neticeler elde etmek olmalıdır.
İç boşluğunu ve karanlığını ilahî iradenin mesajları doğrultusunda aydınlatmış ve doldurmuş insanlar, hiçbir zaman varoluş sancılarının neticesiz kaldığını görmemişlerdir. Çünkü onlar hayatlarını îmânlarına şahit tutmuşlardır. Çünkü onlar nefislerini tanımışlar, onlar Rableri ile tanışmışlardır. Böylece varoluş gayelerine uygun davranışlar serdederek belli sıkıntılara maruz kalsalar da tercihlerinin neticesine boyun eğip, bu durumdan şikayet etmeden sıkıntıları, en keskin ızdırap ve acıları sinelerinde eriterek tarih yazmışlardır. Hepimizin yani Allah'ın değer ve kıymet verdiği ve tek tek imtihana çektiği ve sorumlu tuttuğu bizler de unutmamalıyız ki yarının tarihini bugün bizler yazıyoruz. Yarınının tarihini yazacak olan bizler bilelim ki, geçmişten dersler çıkartmış olmanın sayesinde sağlıklı ve olumlu bir hayatı yaşayarak kendimize çeki düzen vermemiz halinde; tarihin ders vericiliğine ve dolayısıyla -eğer olacaksa- bizden sonraki nesle yatırım yapmış oluruz! İşte onların tarihi, böylece çok güzel bir hoca olur onlara.
Olan-biten geri gelmiyor; tarihte olanları değiştirmek ne örtmek ne övmek şeklinde olmalıdır. Zaten mümkün de değil. O vakit doğru hareket; tarihe objektif bir şekilde bakarak kınanan ve yuhalananlardan olmamayı öngören bir bakış açısına sahip olmayı gerektirmektedir.

Ümmetin yitik hesaplaşması: -
Ahmet Gürbüz
Nisan 2002

http://ahmetgurbuzblog.blogspot.com/

18 yorum:

  1. SAYIN AĞABEYİM YAZINI DİKKATLE İNCELEDİM, AMA BAZI EKSİKLİKLER GÖRDÜM, ÖZELLİKLE DÖRT HALİFE DÖNEMİNİ ANLATTIĞINIZ BÖLÜMDE HERŞEYİ GÜZEL AKS ETTİRMİŞSİNİZ HALBUKİ TARİH KİTAPLARINA ŞÖYLE BİR GÖZ GEZDİRİRSEK BİLE NİCE FİTNE VE FESADIN TOHUMLARININ ATILDIĞI DÖNEM OLDUĞUNU GÖREBİLİRİZ, ASLINDA SADECE EHLİBEYT'E YAPILAN HAKSIZLIKLARI ELE ALIRSAK 3 HALİFENİN DÖNEMİ İSLAM AÇISINDAN BİR KARA LEKE OLMAKTADIR! MESELA YAZINIZDA HİÇ 'FEDEK' OLAYINDAN BAHS ETMEMİŞSİNİZ? YOKSA HABERİNİZ Mİ YOK? PEYGAMBER KIZINA ATILAN TOKATTAN DA HABERDAR DEĞİLSİNİZDİR MUHAKKAK! BEYTULMALI KENDİ MALLARI GİBİ HARCAYIP MUAVİYE GİBİ BİR YÜZ KARASINA DEĞER VERİP MAKAMA GETİRENLERİ DE BİLMİYORSUNUZDUR BELKİDE? PEKİ SİZCE BUNCA ZULÜME RAĞMEN HALA O DÖNEM GÜLLÜK GÜLİSTANLIK MIYDI? EĞER ÖYLE OLSAYDI HALK ÜÇÜNCÜ HALİFEYİ ÖLDÜRMEK İÇİN EVİNE BASKIN YAPMAZDI? HAAA EĞER ONLAR HALK DEĞİLDİ DIŞARIDAN GELENLERDİ DİYORSANIZ, O ZAMAN NEDEN HALK HALİFESİNİ KORUMADI? NEDEN 3 GÜN BOYUNCA HALİFELERİNİN EVİNİ MUHASARAYA ALAN İŞGALCİLERE DİRENİP HALİFELERNİ KORUMADILAR? NEDEN SADECE HZ ALİ(a.s) VE EVLATLARI ORADA OSMANIN CANINA SİPER OLDULAR? VE DAHA ONLARCA SORU?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hüseyin kardeşim.
      Birincisi yazının ana konusu Asr-ı saadet(4 halife dönemi) yaşanan hadiseleri değildir.
      2. Neden bütün sahabe sessiz kalırken Hz. Ali çocuklarını ateşin içine atmıştır.
      3. Hz. Ali ra şayet sizin bildiğiniz gibi birisi ise neden kızını Hz. Ömer ile evlendirir.
      4 Neden halifelere Hz Ali danışmanlık yapmış ve alınan devlet kakarlarında istişare heyetlerinde bulunmuştur
      kısaca tarih övgü ve sövgü yeri değildir, dinde bir ideoloji değildir. Yarın mahşerde kınadığınız insanlarla yüz yüze geleceğinizi unutmayın, yüzünüzün kızaracağı çıkışlar yapmak imana zarar verir.
      son olarak Hz Ali nin yapmadıklarını söylemediklerini düşmanlık etmediği kimselere siz neden edersiniz bence bir düşünün.

      Sil
  2. AHMET BEY GÖRDÜĞÜM KADARIYLA SİZ BENİM SORULARIMA YANIT VERECEĞİNİZE, SORUYA SORUYLA CEVAP VERENLERDENSİNİZ, TAMAM ÖYLE OLSUN AMA BEN SİZİN SORDUĞUNUZ BÜTÜN SORULARA CEVAP VERİYORUM LÜTFEN DİKKATLİCE İNCELEYİN:
    BU ARADA BENİM DAVAM, KİMSEYLE DÜŞMANLIK ETMEK DEĞİL SADECE GERÇEKLERİ SÖYLEMEK, YANLIŞ YAPANA YANLIŞ YAPTIĞINI SÖYLEMEZSEK VE ONUN YOLUNDAN GİDERSEK AYNI YANLIŞA ELBET BİZDE DÜÇAR OLURUZ.

    YanıtlaSil
  3. Hz. Ali (a.s) Hilafetten Nasıl Uzaklaştırıldı?

    Hz. Ali (a.s) Allah'ın emriyle ve Hz. Resulullah (s.a.a)'in açık beyan ve tebliğiyle Gadir-i Hum günü halifelik makamına atanmış, ama daha sonra gelişen olaylarda ümmet, Allah ve Resulünün emrini uygulamamışlardı. Hz. Resulullah (s.a.a)'in Gadir-i Hum günü açıkça irat buyurduğu hutbe henüz bütün Müslümanların kulağında çınlamaktayken, böyle bir şeyin nasıl ve niçin meydana geldiğine şaşırmamak gerçekten mümkün değildir.

    Konunu biraz olsun aydınlığa kavuşması için burada tarihin bir dilimine kısaca değinmek, şu "Sakîfe Hadisesi"nin niçin ve nasıl vuku bulduğunu özetle incelemek durumundayız:

    1- Tarihî belgelerin de sarihen ortaya koyduğu üzere Kureyşliler öteden beri Haşimîlere karşı düşmanlık besliyorlardı. Hatta Hz. Resulullah (s.a.a)’in sağlığında bile çeşitli yollarla bu kinlerini defalarca kusmuşlardı. Süleyman Belhî bu konuda çokça rivayet nakletmiştir.[1]

    Hatta iş öyle bir hadde varmıştı ki, Hz. Resulullah (s.a.a); "Bazıları, Ehl-i Beytim konusunda bana eziyet ediyorlar." diye buyurmuş ve bunu duyan Ensar derhal silahlanıp savaşa hazır hâlde Peygamber-i Ekrem (s.a.a)'in huzuruna vararak savaşma izni talep etmişlerdi. Muhibbuddin Taberî ve Bezzaz'dan gelen bir rivayette, Kureyşlilerin bir gün Benî Haşim'e küstahça çatarak; "Çiçek (Hz. Peygamber), bazen de bataklıkta yeşerir." dedikleri ve Hz. Resul-i Ekrem'in bu sözden pek rahatsız olduğu geçer.[2]

    Kısacası Kureyşliler, halifeliğin Haşimîlere kalmasından yana değiller ve bu makamı Haşimîlerin elinden almaya çalışıyorlardı.[3]

    Yakubî, İbn-i Abbas ile Ömer arasında geçen bir konuşmayı aktarırken Ömer'in; "Ey İbn-i Abbas! Allah'a yemin ederim ki, hakikaten amcan oğlu Ali, hilâfete en lâyık olan kimsedir! Ama Kureyşliler onu görmeye bile tahammül edemiyorlar!..."[4] dediğini yazar.

    YanıtlaSil
  4. Buna benzer başka bir rivayette de İbn-i Esir aynı sözleri aktarır.[5]

    İbn-i Ebi'l-Hadid, İbn-i Abbas'tan naklettiği bir rivayette Ömer'in şöyle dediğini yazar: "Ben Ali'nin mazlum olduğuna kesinlikle inanıyorum. Muhacirler, sırf yaşça genç olduğu için Ali'yi istemedi.”[6]

    Aynı anlamdaki cümleleri Taberî de Ömer'den aktarmaktadır.[7] el-Gadir'de, Ömer'in sözleri kelimesi kelimesine aktarılmaktadır.[8]

    Abdulfettah Abdulmaksud "el-İmam Ali" adlı kitabında; "Kureyşliler, Hz. Peygamber’e besledikleri hıncı Hz. Ali'den çıkardılar." der ve; "Hz. Resulullah (s.a.a)'e ne yaptılarsa, Ali'ye de aynısını yaptılar." diye ekler!

    Büreyde olayında, Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanında, onu Hz. Ali (a.s)'dan şikâyette bulunmaya zorladıkları ve böylece Resulullah'ın Ali'ye olan sevgisinin azalacağını umdukları yazılır.[9]

    Hz. Resulullah (s.a.a) Ehl-i Beytinin geleceğinden hep endişe duyar ve; "Benim ölümümden sonra Ehl-i Beytim bu ümmetin elinden pek çok perişanlıklar çekecek ve ümmetim tarafından öldürüleceklerdir."[10] buyururdu.

    Hz. Ali (a.s) şöyle der: "Kureyşliler Hz. Peygamber'e (s.a.a) besledikleri kin ve düşmanlığı bana karşı sürdürdüler ve benim evlâtlarıma da aynı şeyi yapacaklar. Benim Kureyş'le bir alıp veremediğim yoktu; ben Allah ve Resulü’nün (s.a.a) emri gereğince onlarla savaşmıştım."[11]

    Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere "Muhacirler" olarak tanınan Kureyşliler, Hz. Ali (a.s) ve diğer Haşim Oğullarına düşmanlık ve kin güdüyorlardı. Her fırsatta dilleriyle veya kinayelerle bu düşmanlıklarını belirtmekte ve huzursuzluk çıkarmaktaydılar.

    2- Kalbinde hastalık olanlar, bilhassa bazı Muhacirler, Hz. Ali'nin İslâm ahkâmını uygulama hususunda kimseye en ufak bir müsamaha göstermeyeceğini, bu hususta uzlaşma ve yumuşamasının imkânsız olduğunu, buna göre böyle birinin işbaşına geçmesi hâlinde kendi durumlarının bir hayli zorlaşacağını -en azından umdukları refah ve mevkilere ulaşamayacaklarını- biliyorlardı. Ömer'in kendisi bunu bizzat vurgulayarak şöyle der:

    "Vallahi eğer Ali, Müslümanların başına geçerse onları doğru yola sokacaktır. Gerektiğinde haklı olarak onlara çatacak, hesaba çekecek ve azarlayacaktır ki, bu da insanlara hoş gelmeyecek ve ona karşı kıyam ve isyan edeceklerdir!"

    YanıtlaSil
  5. 3- Mekke'nin fethiyle İslâm'ı kabul etmek zorunda kalan Ümeyye Oğulları ve bilhassa Muaviye ile babası, kardeşi ve diğer bir grup, kendi dostlarından, İslâm'ın merkezinde esrarengiz bir Emevî örgütü oluşturarak halifeliği Haşim Oğullarına kaptırmamak için işe koyuldular.

    Bu tür bir plânın asıl müsebbiplerini bulabilmek için neticede kimin kârlı çıktığına ve sonuç olarak umulan makamları kimlerin elde ettiğine bakmak gerekir.

    Nitekim, Hz. Ali'nin Ebu Bekir'e biat için zorla götürüldüğü gün, orada bulunan Ömer'e dönüp; "Bu sütü iyi sağ sen; yarısı sana düşecek nasılsa! Bugün Ebu Bekir için biat topluyorsun ki, yarın halifelik postunu sana devretsin!" diyerek çıkıştığı bilinmektedir.[12]

    Gerçekten de Ebu Bekir ne şûra, ne de seçim yoluna gitmeksizin kendisinden sonra halifeliği Ömer'e bırakmış, bununla ilgili "yazı"yı, o sırada orada bulunan "Osman" yazmış, üstelik bu yazı da, her nedense Ebu Bekir'in koma hâlinde olduğu ve sürekli baygınlık geçirip sayıkladığı son dakikalarında yazılmış ve Ömer tarafından oluşturulan altı kişilik "Şûra" da "Ali'nin seçilemeyeceği bir şekilde" tasarlanıp hazırlanmıştı!

    Yine mevcut belgelere göre Hz. Ali'nin Ömer'in evinden çıkarken, orada bulanan amcası Abbas'a dönüp halifeliğin yine kendisine bırakılmayacağını söylediği bilinmektedir.

    Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Sakîfe'de noktalanan "halife tayini" olayı önceden hesaplanıp plânı çizilmişti.

    Önceden hesaplanmış ve kararlaştırılmış bu olayın nasıl gerçekleştirildiğinin ve hangi yöntemlerle uygulama safhasına getirildiğinin açıklığa kavuşması için Sakîfe hadisesini ana kaynaklarda nakledildiği üzere adım adım ve özetle incelemek faydalı olacaktır:

    "Hz. Resulullah (s.a.a) dünyadan göçmüştü. Başlarında Hz. Ali (a.s)’ın bulunduğu Haşimîlerle diğer bir grup sahabe, Allah Resulünün (s.a.a) pâk naaşının gusül ve kefen işleriyle meşguldü.[13]

    Muhacirlerin çoğuyla Üseyd bin Hazîre, Benî Abduleşhel, Evs kabilesinden bir grup[14] ve Zeyd bin Sabit ile Beşir bin Sa'd gibi "Ensar"dan müteşekkil bir grup Ebu Bekir'in etrafına toplanarak aceleyle Benî Saide Sakîfesi'ne doğru hareket ettiler.[15]

    Bir grup Ensar da, Sa'd bin Ubade’nin etrafında toplanmıştı. Konuşmalar başladı. Her kafadan bir ses çıkmaya başlayınca ortada hiçbir sözbirliği yokken Ömer kimseye danışmaksızın Ebu Bekir'in eline sarıldı; nezaketli ifadelerle birbirlerini halife olmaya davet ettiler.[16]

    Derken, Ömer Ebu Bekir'e biat etti. Beşir bin Sa'd ile Zeyd bin Sabit de konuşma yaparak Ebu Bekir'e biat konusunda Ensar’ı ikna etmeye çalıştılar. Muhacirlerle Ensar’ın çoğunluğunun biati sağlandı ve halife tayini işi böylece gerçekleşmiş oldu.

    YanıtlaSil
  6. Burada dikkatle üzerinde durulması gereken birkaç nokta söz konusudur:

    Hz. Resulullah (s.a.a)'in ölüm döşeğinde iken verdiği "Üsame" komutasındaki ordunun hemen yola çıkması, ayrıca Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın da bu ordunun birer askeri olarak Medine'yi mutlaka terk etmeleri gerekliliği yolundaki kesin ve ısrarlı emrine rağmen Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın -şu veya bu sebeple- Resulullah (s.a.a)'in emrine itaat etmeyip Medine'den çıkmadıkları,[17] Hz. Ali'nin (a.s) Muhacirlere yönelerek; "Allah aşkına ey Muhacirler! Hz. Resulullah (s.a.a)’in hükûmetine, Ehl-i Beytinin hakkı olan bu makama sahiplenmeyin!"[18] demesi;

    Fazl bin Abbas'ın bu konuda konuşurken sadece Kureyşlileri muhatap alması;[19]

    Mikdad'ın da "Şûra" günü sadece Kureyş'i muhatap alıp "Hilâfeti Hz. Resulullah (s.a.a)’in Ehl-i Beytinin elinden çekip alan şu Kureyş'in yaptığına şaşırıp kalmamak mümkün değil! Allah'a yemin ederim ki, Allah rızası için yapmadılar bunu; dünyayı ahirete tercih ettiler, işin aslı bu!" demesi[20]... vb. karineler bu işi yapanların -birkaç kişi dışında- Ensar olmadığını ve Kureyş'in bu işi plânlayıp uygulayan tek taraf olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir. Kureyş'in kimi zaman "Ali'nin yaşça küçük olması"nı bahane ettiği, kimi zaman da "halifelikle peygamberlik aynı ailede olmamalı" dediği bilinmektedir.

    Demek ki meselenin aslı, Ömer'in de dediği gibi, "Kureyşlilerin Ali (a.s)'ı halife olarak görmeye tahammül edemeyecekleri"dir.[21]

    Nitekim aynı şahıslar, bazen de "Gadir-i Hum" nassına rağmen içtihada kalkışmakta ve bir yerde Ömer'in de açıkça ifade ettiği gibi, "İş öyle icap etti..." ve "maslahat öyle gerektiriyordu."[22] diyerek konuyu kapatmaya çalışmaktaydı.

    Tabiî ki halife tayin etme işinin kolayca olup bitmediği de bilinmelidir. Sırf bu yüzden Hz. Resulullah (s.a.a)'in mübarek naaşı defnedilmeyerek kendi evlerinde üç gün boyunca bekletilmiştir..."[23]

    Evet... Meselenin çok acı boyutları var...

    Hazret-i Resulullah (s.a.a)'in irtihalinin pazartesi günü olduğu, pâk naaşlarının ancak çarşamba gecesi toprağa verildiği kayıtlarda geçmektedir. Komşu evler, ancak çarşamba gecesi evden gelen kazma kürek seslerini duyunca, Hz. Resulullah (s.a.a)'in pâk bedeninin toprağa verilmekte olduğunu anlamışlardı.[24]

    YanıtlaSil
  7. Sakîfe'de olan tartışmalarda Habbab bin Münzir-i Ensarî'nin ağzına toprak doldurulmuş, tekmeler altında ezilmekten güç belâ kurtarılmıştı. Sa'd ve oğlu Kays ile orada bulunanlar arasında çirkin münakaşalar olmuş, şairler Kureyş ve Ensar adına şiirler söylemiş, birbirlerini hicivlerle yermiş ve sert ifadeler kullanarak suçlamışlardı. Ama sonunda Ensar yaptıkları bu işe pek pişman olmuş ve bu oldubittiden sonra kendi aralarındaki konuşmalarda sürekli Ali (a.s)'ın hilâfete daha lâyık olduğunu belirtmiş ve durum giderek değişerek Ebu Bekir'in düşmesi an meselesi hâline gelmişti.[25]

    Ancak Muhacirler ne yapıp edip, halifeliği Hz. Resulullah (s.a.a)'in Ehl-i Beytinin elinden almayı başarmıştı. Bu arada mevcut şartların, onların lehine gelişmiş olduğunu da hatırlatmak gerekir. Yemame, Yemen ve Bahreyn'de ortaya çıkan mürtetler olayı, İslâm toplumunu tehdit eden ciddî bir tehlikeye dönüşmüş ve bu tehlikenin boyutlarının farkına varan Hz. Ali (a.s) ve Şia’sı olan sahabîler, bu iç ihtilâfa -kendi haklarının çiğnenmesi pahasına da olsa- hemen son verilmesi gerektiği noktasında karar almışlardı. Çünkü iç ihtilâfın farkına varan İslâm düşmanlarının Medine'ye saldırıp İslâm'ı tarihten silmeleri çok ciddî bir tehlike olarak ortada dolaşmaktaydı.

    Öte yandan Haşimîlerin, bu bozuk ortamda direnip kargaşayı bastırarak duruma hâkim olabilecek güçleri de yoktu. Bu kargaşa sonucu gelişen olaylar her ne kadar belli bir grubun işine yaramış olsa da, bu durumun doğurduğu sonuçlar bütün İslâm ümmetini olumsuz yönde etkilemiş birtakım çarpıklıların doğmasına ve bu çarpıklıkların günümüze kadar devam etmesine sebep olmuştur.

    YanıtlaSil
  8. HZ. ALİ (A.S)'IN TARAFTARI OLAN BAZI SAHABÎLERİN
    SAKÎFE OLAYINA İTİRAZLARI
    Hz. Ali (a.s) ile onu izleyen bir avuç sadık sahabî, Hz. Resulullah (s.a.a)'in mutahhar bedeninin gusül ve kefen işleriyle uğraşırken, çoğunluk denilebilecek kalabalık bir grup, biraz ötede, hilâfeti ele geçirebilmek için münakaşalar başlatmış ihtilâfa düşmüşlerdi.

    Bu olaylar neticesinde "oldubitti"yle karşı karşıya bırakılan Hz. Ali'yle Şia’sı (onu izleyenler), söz konusu çoğunluğa karşı gerekli mücadele imkânlarına sahip olmadıklarından İslâm dünyasını tehdit etmeye başlayan mevcut şartların bir iç ihtilâfa hiç mi hiç izin vermeyen böylesine bir ortamda meseleyi karşılıklı görüşmeler ve tebliğ yoluyla halletmeyi tercih edip Müslümanları "aceleci ve zamansız eylem"leri noktasında uyararak bu yaptıklarının ileride çok kötü sonuçlar doğuracağına dair nasihatlerde bulundular.

    YanıtlaSil
  9. HZ. ALİ (A.S)'IN TAVRI
    İbn-i Kuteybe (Ö: H. 270) "el-İmâme ve's-Siyase" adlı kitabının "Ali'nin Ebu Bekir'e biat etmemesi" başlıklı bölümünde Ali (a.s)’ın Ebu Bekir'e biat etmemesinin nedenlerini anlatan konuşmasını aktardıktan sonra Ali (a.s)’ın orada bulunan Muhacirleri muhatap alarak şöyle dediğini nakleder: "...Allah aşkına ey Muhacirler, Muhammed (s.a.a)’in kurduğu hükûmeti onun Ehl-i Beytinden almayın, Ehl-i Beyti, hakkı olan bu makamdan uzak tutmaya çalışmayın. Ey Muhacirler (Kureyş), Allah'a yemin ederim ki biz, insanlar içinde hilâfete en lâyık olanlarız! Çünkü biz Ehl-i Beytiz! Siz de bilirsiniz ki, Kur'an okuyan, Allah'ın dininde fakih olan, Allah Resulünün (s.a.a) sünnet ve yöntemini en iyi bilen, halkın işlerine vâkıf, bütün zulüm ve haksızlıklara karşı halkın haklarını müdafaa eden ve beytülmali eşit şekilde dağıtan, bu Ehl-i Beytin arasındadır. İşte bundan dolayıdır ki liyakat ve hak sahibi biziz. Ve yine Allah'a andolsun ki böyle biri, biz Ehl-i Beytin arasındadır şu anda. Heva ve heveslerinize, nefsanî arzularınıza kapılmayın; yoksa Allah'tan uzaklaşır, Hak'tan kopup gidersiniz..."[26]

    Tarih, Hz. Ali (a.s)’ın Hz. Fatıma (a.s)’ı bir bineğe bindirerek akşamları teker teker sahabenin kapısını çaldığını ve onlardan yardım istediğini, onlarınsa Hz. Fatıma (a.s)'a şu cevabı verdiklerini yazar: "Ey Resulullah (s.a.a)'in kızı! Biz Ebu Bekir ile biat etmiş bulunmaktayız artık. Eğer Ali ondan önce gelip biat isteseydi, elbette ki Ali'ye biat ederdik." Bu cevap üzerine Hz. Ali; "Ben Hz. Resulullah (s.a.a)’in cenazesini ortada bırakıp hilâfet için biat toplama derdine düşemezdim." diyordu.[27]

    YanıtlaSil
  10. HZ. FATIMA’TÜZ-ZEHRA (A.S)'IN İTİRAZI
    Fedek meselesi için camiye gelmiş olan Hz. Fatıma (a.s), Fedek meselesini ele alarak oldukça düşündürücü ve çarpıcı bir konuşma yapmış ve hilâfet konusuna da değinerek şöyle demişti:

    "Allah Teala, Resulünü yüce cennetlerinde peygamberlerin bulunduğu yere götürüp onu sizden ayırınca, sizde nifak kinleri görünmeye başladı ve Hz. Peygamber (s.a.a)’in zamanında konuşmaya cesaret edemeyen "sapmışların sözcüsü"nün dili söyler oldu, cahillerle yalancılar belli oldu. Şeytan sizi çağırdı, ona icabet ettiniz; başkasına ait deveye binip başkalarına ait bir pınara yöneldiniz."[28]

    Hz. Fatıma-ı Zehra (a.s)'ın bu hutbesi epey tafsilâtlıdır; dileyenler, bu hutbeyi içeren eserlere bakabilirler.

    YanıtlaSil
  11. Hz. Fatıma-ı Zehra (a.s) ölüm döşeğindeyken Ensar ve Muhacirlerin hanımlarından kendisini ziyarete gelen bir gruba şöyle dediler: "...Müslümanlar Ali'de ne hata buldular ki, halifeliği onun elinden alıp başkasına verdiler?! Allah'a yemin ederim ki, Ali'nin keskin kılıcı, azimli ve yolundan dönmez adımları ve uygulamada hiçbir müsamaha ve ayrıcalık tanımaması, ilâhi ahkâm konusundaki bilgisi, Müslümanlara hoş gelmedi. Ama Allah'a andolsun, Hz. Resulullah (s.a.a)’in Müslümanların idaresini kendisinden sonra ona bıraktığı gibi onlar da ona bıraksaydı, Ali İslâm ümmetini ifrat ve tefrite düşmeksizin idare ederdi. Çünkü Ali risaletin dayanağı, nübüvvetin desteği ve dinle dünya işlerinin bilgesidir. Şunu bilin ki, İslâm ümmeti bu işte apaçık kendi zararına olacak şekilde davrandı. Allah'a yemin ederim ki, Müslümanlar Ali'nin yöneteceği bir hilâfette eziyete uğramaz, sıkıntıya düşmezlerdi. Ali onları adalet ve bilgi pınarına doğru götürür ve doyasıya susuzluklarını giderirdi (herkes Hz. Ali'nin ilminden faydalanmış olurdu). Yerin ve göğün bereketleri Müslümanlara açılıverirdi o zaman!”

    “Sözlerime iyi kulak verin ve bu duyduklarınızı sakın unutmayın. Daha nice şaşırtıcı şeyler göreceksiniz! Bekleyin hele!... Bu işte hangi delil ve karineyle davrandı onlar? Neye dayanarak yaptılar bunu? Cesur ve iş bilir bir uzmanı bırakıp korkak ve iş bilmez birine sarıldılar.”

    "Yolu bilip de diğerlerine de doğru yolu gösterenin mi, yoksa yolu bilmeyen ve kılavuzluğa ihtiyacı olanın mı halkı yönetmeye daha lâyık olduğunu bilmeyen şu güruha yazıklar olsun!”

    YanıtlaSil
  12. “Ne oldu sizlere böyle?! Nasıl vardınız bu hükme?! Evet; Müslümanların yaptığı bu iş, tıpkı gebe devenin durumu gibidir![29]... Bekleyin hele, yakında doğuracak! O zaman süt yerine kâse kâse kan ve öldürücü zehir sağacaksınız! İşte o zaman kötüler zararlı çıkar, gelecek nesiller geçmiş nesillerin düzüp koştuğu uğursuz temellerin sebep olduğu sonuçları görürler... O hâlde kesinlikle sizi saracak olan fitne ve fesadı bekleyedurun!”

    “Keskin bir kılıç, her yeri sarıp kuşatacak; daimî bir kargaşa ve zalimlerin diktatörlük ve zorbalığıdır bundan böyle sizi bekleyen... Varınızı yoğunuzu yağmalayacak, olgunlaşmış buğday başakları gibi tırpanlayıp biçecekler sizi! Bu uğursuz işin nelere yol açacağı şu anda belli değildir sizlerce... Ne de zavallıdır bunlar! Sizin kendiniz biat etmeye gelmedikçe biz Ehl-i Beyt, sizi zorlayamayız!”[30]

    Hz. Fatıma'nın (a.s) bu konuşmasını dinleyenler içinde sağ kalıp Harre hadisesini gözleriyle görenler; Medinelilerin nasıl üç gün boyunca acımasızca katledildiğini, Kureyş ile Ensar’dan 700, sahabeden 70 ve diğerlerinden de on bin kişinin öldürüldüğüne bizzat şahit olmuşlardı.[31]

    Tarih'ul-Hulefa’da, bu hadisede 1000'e yakın Medineli bakire kızın tecavüze uğradığı yazılmıştır.

    YanıtlaSil
  13. HZ. HASAN BİN ALİ (A.S) NE DEDİ?
    İmam Hasan (a.s) Mescid’ün-Nebi'ye girdi. Ebu Bekir'i minberde görür görmez; "Babamın yerinden in!" dedi.[32]

    Aynı olay Ömer döneminde de olmuş ve bu defa da İmam Hüseyin (a.s) aynı şeyi Ömer'e söylemişti!

    İmam Hasan (a.s) babasının şahadetinden sonra -o gün- minbere çıkarak şöyle buyurdu: "Biz, Allah'ın galip gelecek olan hizbiyiz. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in mutahhar soyu, onun pâk ve tertemiz Ehl-i Beytiyiz. Hz. Peygamber (s.a.a) bu ümmet arasında iki ağır ve paha biçilmez emanet bıraktı; birincisi Allah'ın Kitabı, ikincisi ise biz Ehl-i Beytiz! O hâlde biz Kur'an'ın tefsiri hususunda ümmetin -başvurması gereken- mercileriyiz. Kur'an'ın hakikatlerini bilen beyan edicileriz; o hâlde emrimize itaat edin! Bize itaat etmeniz farzdır; bu, Allah ve Resulü'nün emrine itaattir."[33]

    YanıtlaSil
  14. İmam Hasan (a.s) Muaviye'ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurur:

    "Allah Teala, Peygamberini ümmetin arasından alınca Araplar onun yerine geçme hususunda birbirleriyle tartışıp çekişmeye düştüler. Kureyşliler; "Biz Peygamber’in akrabası ve vârisiyiz, onun hilâfeti hususunda bizimle tartışmayın." dediler.

    Araplar, Kureyş’in bu istidlâlini kabul etti, ama Kureyşliler bizim aynı konudaki -akrabalık- delilimizi kabul etmediler! Ne yazık ki Kureyşliler, Araplara kabul ettirdikleri şeyi, bizim hakkımızda kendileri kabul etmemekle haksızlık ettiler!"[34]

    YanıtlaSil
  15. HZ. SELMAN'IN İTİRAZI
    Sakîfe günü Selman şöyle demişti: "Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beytinden sapıp bir ihtiyara biat ettiniz. Halifeliği Ehl-i Beyte bıraksaydınız, kimse karşı çıkmaz, muhalefet etmezdi, nimetlerle dolu şerefli bir hayat sürdürürdünüz. Ama siz yapacağınızı yaptınız ve yapmanız gerekeni yapmadınız!"[35]

    YanıtlaSil
  16. [1]- Yenabî’ul-Mevedde, s. 156-220.

    [2]- Aynı kaynak.

    [3]- İbn-i Ebi’l-Hadid, c.3, s.283 ve Yenabî’ul-Mevedde, s.373.

    [4]- Yakubî Tarihi, c.2, s.173.

    [5]- el-Kâmil, İbni Esir, c.3, s.24-25.

    [6]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.18.

    [7]- Taberî Tarihi, c.3, s.288-289.

    [8]- el-Gadir, c.7, s.79-80.

    [9]- Yenabî’ul-Mevedde, s.226-253.

    [10]- en-Nasâih’ul-Kâfiye, s.111, Yenabî’ul-Mevedde, s.111.

    [11]- Yenabî’ul-Mevedde, s.111.

    [12]- el-İmame ve's-Siyase, c.2, İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.5.

    [13]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4, s.336 ve el-Gadir, c.7.

    [14]- Halebiye Siyeri, c.3, s.394.

    [15]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4, s.338; Taberî Tarihi, c.2, s.446 ve Tarih'ul-Hulefâ, s.45 ve el-Kâmil, İbn-i Esir, c.2, s.124.

    [16]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.2, s.126, Tarih-i Taberî, c.2, s.458-446 ve Halebiye Siyeri, c.3, s.395 ve el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.6 ve İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.3.

    [17]- İbn-i Hişam Siyeri, c.4 s.338 ve el-Kâmil, c.2, s.120-121 ve Yakubî, c.2, s.92.

    [18]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.12.

    [19]- Yakubî Tarihi, c.2, s.103 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.8.

    [20]- Yakubî Tarihi, c.2, s.140.

    [21]- Aynı kaynak, c.2, s.137.

    [22]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.3, s.24.

    [23]- el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.5, s.271 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.191-192, Tarih-i Taberî, c.2, s.450.

    [24]- Taberî Tarihi, c.2, s.452-455.

    [25]- İbn-i Ebi’l-Hadid, c.2, s.2 ve 20, el-Gadir, c.7.

    [26]- el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.12.

    [27]- el-Gadir, c.7, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.5, el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.12-13.

    [28]- Hz. Fatıma-ı Zehra selâmullahi aleyha, bu muazzam hutbesinde birçok meseleye dolaylı olarak değinmekte, fevkalâde çarpıcı bir üslupla kendine has ima, deyim ve teşbihlerle beyan etmiştir ki, okuyucuların bu çarpıcı hutbenin tamamını açıklama ve şerhiyle birlikte mütalâa etmesini tavsiye ederiz. Biz burada bir kısmının tercümesiyle yetinmek zorunda kaldık.

    İbn-i Ebi’l-Hadid, c.4; Tezkire, Sibt İbn’ül-Cevzî, s.367; Şâfî, Seyyid Murtaza.

    [29]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.87; İhticac-ı Tabersî, Meani'l-Ahbar, Keşf’ul-Gumme ve Emâlî-i Şehy Tusî ve et-Taaccub, Keracikî.

    [30]- el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.171-981; Tarih-i Hulefa, s.139; el-Kâmil, c.4, s.45-48; Tarih-i Taberî ve Tarih-i Yakubî.

    [31]- Yenabî’ul-Mevedde, s.255, Bombay bas.

    [32]- Müruc’uz-Zeheb, o hazretten vecizeler ve Yenabî’ul-Mevedde, s.18 ve 152.

    [33]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.9 ve Keşf’ul-Gumme ve aynı içerikli bir diğer mektup da Makatil'ut-Talibiyyin, s.37 ve Şerh-i İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4 s.12'de geçer.

    [34]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.17.

    [35]- Aynı kaynak, c.2, s.5.

    YanıtlaSil
  17. Hüseyin kardeşim şunu bilmeni isterimki amacım polemik ve tartışmak değildir. Fakat tarihin konusu olası gereken bazı meseleler maalesef inanç meselesine dönüşünce vede mezhep zaviyesinden bakılınca objektiflik yitirilir.
    1. Hem sünnii hemde şianın birinci kaynağı K.Kerimdir.
    bakın K.Kerim de Muhacirler ve Ensar Hakkında buyrulanlar : Al-i imran 3/110, tevbe 9/100,fetih 48/18, etih 48/29,
    Unutmayalımki Sahabeler sebeiyle müslümanlar arasında yaşanan ayrılık, bizzat sahabeyi kamplara ayıran büyük fitnenin acı meyvelerinden biridir. Sahabe bu fitneler aşıp kendi arsında uzlaşma sağlamaya çalışmışlarsada, fitnenin kuyruğu onlardan sonra uzamaya devam etmiş günümüze kadar gelmiştir. Bize düşen bu fitne kuyruğunu bizden sonraki nesillere taşıyarak uzatmak değil keserek ümmet olma yaklaşımını temin etmektir diye düşünmekteyim.
    2. Tarih değerlendirilirken bugünden bir okumya tabi tutulursa doğru neticeler vermez. Tarih kendi şartları içinde, kendi ortamında değerlendirilmelidir. Sahabeler bir insandı, kul idiler fakat insan olmanın en tabi sonucu olarak günahsızda değillerdi, melekte değillerdi. Fakat kesinlikle sahabeler haşa şer odaklarıda değildi.
    3. İnanırım ki; Bizimle farklı olan, inanan ve düşünen birisine sövmek nasıl reddedilmesi gereken bir davranış ise Bizzat Allah cc.K kerimde övdüğü sahabelere sövmek ve lanet okumak reddedilmesi gereken bir davranış olmalıdır.
    4. Fitnenin temeli olarak gösterilen ilk halife hz Ebubekir in seçimi meselesidir. Ogünkü siyasi dengeler açısından bakıldığında; Efendimiz sav vefatından hemen sonra sahabe arasında geçici bir siyasi ayrılık yaşandığı doğrudur. Ensar saide oğullarının avlusunda toplanarak bir başkan seçmek istemişlerdi. Ancak muhacirlerin ileri gelenleri onlara yetişerek Hz. Ebubekir hakkında ikna ettiler. Hz Ebubekir Kureyşin en küçük ve etkisiz kabilelerinden teymoğullarına mensuptu. Muhacirlerden kendisine Hz ömer ve Hz Ubeyde b. el Cerrah dışında destek veren yoktu. Hz ömer ise Kureyş in diğer zayıf bir kabilesi olan Adiyy e mensuptu. Bu durmun diğer etkin Kureyş kabilelerinin, Abdi menaf, ümeyye, esed, zühre ve mahzumoğullarının hz Ebubekir'e biat etmelerini terddütle karşılıyorlardı. Fakat çok geçmeden biat ettiler.
    İbn-i Kuteybe ed-Dineveri anlatır; Ensar'ın Hz Ali'ye biat etmeleri için toplanmışlardı...Ümeyye oğulları Hz Osman'ın etrafında toplandılar. Zühre Oğulları Hz Saad ve Abdurrahman'ın etrafında toplandılar. Hepsi mescidde bu halde toplanmışlardı. Ebubekir'e biat edildi. Ona biat etmeyi reddenler arsında Kureyş in büyüğü ebu süfyanda vardı. Ey Abdi Menafoğulları Teym'in sizi yönetmesine razı mı oldunuz. sonra Hz Aliye biat teklifinde bulundu; aç avucunu adamla doldurayım dedi. Hz Abbas da aynı teklifte bulundu. Fakat Hz Ali Hz Ebubekir'e biat edilmesinden duyduğu rahatsızlığı belli etmesine rağmen onların bu teklifini kabul etmedi. (El Maverdi, Ahkamussultaniyye),İbn Kuteybe El imame vessiseh)
    Şayet Hz Ali ozamn kendisine sunulan bu teklifi kabul etmiş olsa idi Muhacirlerin bir çoğu yanında yer alacak ve Ewnsarın seçimi belkide boşa çıkacaktı. Fakat Hz.Ali büyük bir olgunluk göstererek ve böyle bir rekabete girmeyerek Hz Ebubekir'in önünü açtı. Hz Ali bu tavrı ile Hz Ebubekir in istikrarlı bir yönetim sergilemesine yardımcı olmuştur.
    Taberi c3 s619, Fethul bari c7 sh403 de Hz Ali ve Haşimoğullarının biat meselesinin 6 ay sonra nasıl gerçekleştiğini ve birbirlerinin faziletlerini anlatırken gözyaşına boğulduklarınıda söyler.
    5.Bu biattan sonra , İmam Ali kızı Ümmü Gülsüm'ü Hz ömerle evlendirmiş, oğullarından üçüne Ebubekir, Ömer ve Osman isimlerini koymuştur.( El kuleyni, El Kafi)

    YanıtlaSil