3 Temmuz 2016 Pazar

Ölen insan mı idi yoksa şehir mi?

Şehrin ışıkları yanıyor lakin insanın gözlerinde neden ışık yok?
Sokaklar geniş ve kalabalık lakin neden insanlar bir birlerine hiç dokunmuyorlar ve bakmıyorlar?
Şehir yağmadan dönmüş gibi herbir şeye sahip, marketler gelinlik giymiş kız gibi alımlı ve çalımlı lakin insanlar neden açmış gibi saldırıyorlar?
Caddelerde sadece motor sesleri, makinalar, bütün gürültüleri ile bağırıyorlar da insanlar neden konuşmayıp susuyorlar. Sanki insan makinaları değil de, onlar insanı yapmışlar gibi makinalar mağrur insan ise aciz ve suskun.
Şehrin göğünde gülen, ısıtan bir güneş nerede? 
Neden ışıklarıyla ısıtmıyor insanları da apartmanların bacalarından beyaz dumanlar yükseliyor?
Gökyüzü kuşatılmış, güneş siyah dumanlar tarafından esir alınmış gibi, ay gecelerin kandili neden değil?
Camilerin minarelerinde evvelen kandiller yanardı, ezanlar ne büyük bir davet idi ki her bir kimse bu davete büyük bir inanış ile koşar çıkışta huzurla cami avlusunda musafaha edilirdi. Şimdiler de minareler led ışıkları ile ışıl ışıl aydınlanırken davete sağır insanlar büyük bir boşlukla cami avlusundan akıp gitmekte  mahzun mahzun insana bakan camilerin sebillerinden ise hüzün akmaktadır.
Sokaklarda bulunan çeşmelerden akan sular koca bir mahalleye yeter insanlar birkaç tane sahip oldukları giysileri ile örtünürlerdi. Leğenlerde sabunla yıkanan esvaplar avlularda gerilen iplerde kurutulur ve ertesi gün tertemiz giyinilirdi. Şimdilerde evin herbir köşesinden akan su insana yetmemekte döne döne çalışan çamaşır makinaları bir avuç zehirle müşterilerini bekleye dursun, gardolaplardan taşan elbiseler yıkanma sürelerini aştıkları için çöpe bırakılma sırasını bekler, mağazalardan naylon poşetlere doldurulan  gıcır elbiseler ise insanı bir türlü örtmeye kifayet edememektedir.
Önceden dar sokakların kesiştirdiği karşılıklı ve yan yana avlulara açılan evlerin kapıları vardı. Mahalleli olan her bir kimse, hemen herkesi bilirdi. Atadan, babadan kalma evlerde otururdu insanlar. Bugünkü gibi sık sık ev değiştirilmez, komşulardan ancak ölüm ayırırdı insanları. “Komşunun rızasını Hakkın rızası” sayarlar idi. Selam vermeden, hal hatır sormadan kimse geçip gitmezdi. Bir şey lazım olduğunda ödünç verilmez, istenirken de zorlanmadan istenirdi. Komşuluk, akrabalık bağları kadar kuvvetli, hatta uzaktaki akrabalardan daha ileri ilişkilere sahiptiler. Akşamları toplanılıp çaylar içilir, en koyu muhabbetler edilir, yardıma muhtaç komşular imece usulü dayanışmalar ile düşeni ayağa kaldırırlardı. Bayramlarda büyüklerin ellerinden öpülür, bütün bir mahalle bir birlerine ziyaretlerde bulunarak ikram ederlerdi.
Şimdi kutu gibi apartmanlarda alt alta ve üst üste oturan insanların yolu ancak asansör kapılarında kesişmekte, boşluğa bakan insanların lal olmuş dilleri bir selamı bile esirgemektedir. İnsanlar biraz daha fazla bir gelir elde ettiklerinde doğdukları evi, mahalleyi ve yıllardır oturdukları binalarını hiçbir tereddüt ve burkuntu yaşamadan terk etmektedirler. Çünkü vefaya taalluk edecek bir ilişkiden yoksun kalmışlar, yıllarını bencilliğin ve narsizmin kucağında sallanarak geçirmişlerdir. Maddenin ve paranın tek gerçek olduğu dünyalarında zaten dostluğa ve diğer gamlığa açılan pencereleri de yoktur ve bilmezler. Komşuluk kavramı lügatlerinde yoktur. Altta ve üstte yada yanda yaşayan ötekidir. İhtiyaçsızlığın şımarttığı insan kendisini de muhtaç hissetmemekte kul ile giremediği muhtaçlık ilikisini Rabbi ile de bir türlü kuramamaktadır. Hatta kendisi sahip olduklarının mağrurluğu ile İlah gibi davranmaktan geri durmamaktadır. İlahlardan mürekkep apartmanlar ve siteler sahip olduklarının gücü ile şişinmektedirler. Yan yana, alt ve üstte bir birine yabancı insanlar vardır lakin ne mahalle nede değerler üzerine inşa edilmiş bir insani ilişkisi kurmayı bilmezler ve beceremezler. Kalabalıklar içinde yalnızdır insan. Hem de öyle bir yalnızlık ki, aile içinde yaşanan, aile olmayı becerememiş zavallı şehrin büyüttüğü insan.


Arnavut kaldırımlarda ve çimenlerde koşuşan çocuklar, uçurtmalarının iplerini son düğüme ulaşıncaya kadar rüzgarla kader ortaklığı yaparak gökyüzüne salarlardı. Küçük çakılar ile ellerinde açtıkları çizikten akan kanları katıştırıp sahiden bir ömür boyu kardeş olurlardı. Ahde vefa çocukluktan edinilen, elde edilen bir bilgi ve haldi. Komşunun camını kıran bir arkadaşını bırakın ele vermeyi, ben yaptım diyerek bütün sorumluluğu küçük omuzlarına alan büyük bir başa sahiptiler.
Şimdilerde çocuklar yetim, mahzun, sahipsiz ve öksüz. Tek kişilik hücrelerinde mahpuslar. Güya büyük bir imkanmış gibi pazarlayan reklam servislerinin esiri velilerin büyük sitelerde, villalarda ya da apartmanlarda evlatlarına olan lütfu tek kişilik odaları. Dış dünya ile temasları bilgisayar ve akıllı telefonları aracılığı ile adı sanı belirsiz sanal sokaklarda kuşa kurda yem olmayı beklerken, kan akıtmayı, adam öldürmeyi ve bütün bir sapıklıkları oyunlardan oyun zannı ile öğrenmekteler. Hayatı yakalama peşinde olan veliler yorgun ve argın, dede ve babanne huzur evinde, abi ve abla kendi odalarında gençliğin karmaşasını yapayalnız çözme telaşında.
Önceden yere bir sofra kurulur, diz çökülür ve ailenin bütünün iştirak şartıyla ortaya hazır edilen bir tepsi mantıya önce evin en büyük dedesi başlar ve hadi buyurun ifadesi ile hep birlikte besmele ile kaşık sallanırdı. Yemekler belki tek çeşit yenirdi lakin insanlar büyük bir hamd ile şükrederler, doyarlar idi. Sofra sadece midenin açlığının giderildiği bir yer değildi, bütün bir ailenin büyük bir muhabbetle gönüllerini doyurdukları ve hemen bir şeyi paylaştıkları anlardı.
Şimdilerde masalarda, ayrı ayrı tabaklarda yemek yenir oldu. Televizyonda diziye odaklanan anne, işini yarım bırakmış babanın telefon görüşmeleri, ya da dünden kalan maç kritikleri,  akıllı telefon elinde olan çocuklar, hepsi başka bir alemdeler. Kimin sofrada olduğu yada kimin kalktığının denetimini yasaklayan diziler esir aldıkları velilere kime hamd edeceğini dahi unutturmayı becermenin gururu ile televizyonlar evin baş köşesine kurulmuştur.
Mezarlar evvelen şehrin içinde insanlara nasihat ederlerdi. Hayatın faniliğini hatırlatarak dünyanın sahteliğini yüzüne vururlar, dünyanın maskesini indirirlerdi. Önceden insanlar ölmez idi. Kabirlere selam verilir ve büyük bir hürmetle alınır idi. “Ölen hayvan imiş, insan ölmez imiş” diye inanırlar idi.
Şimdilerde şehir mezarlıklara tahammül edemeyip söküp attı bağrından. Kurduğu sahte cennete yakışmıyordu ölüm ve dolayısı ile ölülerin yurdu mezarlıklar. İnsana hiçbir şey dünyanın ve dolayısıyla şehrin kendi gerçekliği kadar kendini anlatmamalı idi. Hayat ve ölüm büyük bir çelişkiydi ve bu çelişki üzerine insanın düşünmesi istenmiyor, sakıncalı bulunuyordu. Bu yüzden mezarlıklar şehrin en kıyı dibinde kendine yer bulabildi. Artık insana nasihat etme imkanını yitiren mezarlıklar ve dolayısıyla insan susmuştu.  Aslında insan şimdi ölmüştü . Ölen insan mı idi yoksa şehir mi?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder