Şehrin ışıkları yanıyor lakin insanın gözlerinde neden ışık yok?
Sokaklar geniş ve kalabalık lakin neden insanlar bir birlerine hiç
dokunmuyorlar ve bakmıyorlar?
Şehir yağmadan dönmüş gibi herbir şeye sahip, marketler gelinlik
giymiş kız gibi alımlı ve çalımlı lakin insanlar neden açmış gibi
saldırıyorlar?
Caddelerde sadece motor sesleri, makinalar, bütün gürültüleri ile
bağırıyorlar da insanlar neden konuşmayıp susuyorlar. Sanki insan makinaları
değil de, onlar insanı yapmışlar gibi makinalar mağrur insan ise aciz ve
suskun.
Şehrin göğünde gülen, ısıtan bir güneş nerede?
Neden ışıklarıyla ısıtmıyor insanları da apartmanların
bacalarından beyaz dumanlar yükseliyor?
Gökyüzü kuşatılmış, güneş siyah dumanlar tarafından esir alınmış
gibi, ay gecelerin kandili neden değil?
Camilerin minarelerinde evvelen kandiller yanardı, ezanlar ne
büyük bir davet idi ki her bir kimse bu davete büyük bir inanış ile koşar çıkışta
huzurla cami avlusunda musafaha edilirdi. Şimdiler de minareler led ışıkları
ile ışıl ışıl aydınlanırken davete sağır insanlar büyük bir boşlukla cami
avlusundan akıp gitmekte mahzun mahzun
insana bakan camilerin sebillerinden ise hüzün akmaktadır.
Sokaklarda bulunan çeşmelerden akan sular koca bir mahalleye yeter
insanlar birkaç tane sahip oldukları giysileri ile örtünürlerdi. Leğenlerde
sabunla yıkanan esvaplar avlularda gerilen iplerde kurutulur ve ertesi gün
tertemiz giyinilirdi. Şimdilerde evin herbir köşesinden akan su insana yetmemekte
döne döne çalışan çamaşır makinaları bir avuç zehirle müşterilerini bekleye
dursun, gardolaplardan taşan elbiseler yıkanma sürelerini aştıkları için çöpe
bırakılma sırasını bekler, mağazalardan naylon poşetlere doldurulan gıcır elbiseler ise insanı bir türlü örtmeye
kifayet edememektedir.
Önceden dar sokakların kesiştirdiği karşılıklı ve yan yana avlulara
açılan evlerin kapıları vardı. Mahalleli olan her bir kimse, hemen herkesi bilirdi.
Atadan, babadan kalma evlerde otururdu insanlar. Bugünkü gibi sık sık ev
değiştirilmez, komşulardan ancak ölüm ayırırdı insanları. “Komşunun rızasını
Hakkın rızası” sayarlar idi. Selam vermeden, hal hatır sormadan kimse geçip
gitmezdi. Bir şey lazım olduğunda ödünç verilmez, istenirken de zorlanmadan
istenirdi. Komşuluk, akrabalık bağları kadar kuvvetli, hatta uzaktaki
akrabalardan daha ileri ilişkilere sahiptiler. Akşamları toplanılıp çaylar
içilir, en koyu muhabbetler edilir, yardıma muhtaç komşular imece usulü
dayanışmalar ile düşeni ayağa kaldırırlardı. Bayramlarda büyüklerin ellerinden
öpülür, bütün bir mahalle bir birlerine ziyaretlerde bulunarak ikram ederlerdi.
Şimdi kutu gibi apartmanlarda alt alta ve üst üste oturan
insanların yolu ancak asansör kapılarında kesişmekte, boşluğa bakan insanların
lal olmuş dilleri bir selamı bile esirgemektedir. İnsanlar biraz daha fazla bir
gelir elde ettiklerinde doğdukları evi, mahalleyi ve yıllardır oturdukları
binalarını hiçbir tereddüt ve burkuntu yaşamadan terk etmektedirler. Çünkü
vefaya taalluk edecek bir ilişkiden yoksun kalmışlar, yıllarını bencilliğin ve
narsizmin kucağında sallanarak geçirmişlerdir. Maddenin ve paranın tek gerçek
olduğu dünyalarında zaten dostluğa ve diğer gamlığa açılan pencereleri de
yoktur ve bilmezler. Komşuluk kavramı lügatlerinde yoktur. Altta ve üstte yada
yanda yaşayan ötekidir. İhtiyaçsızlığın şımarttığı insan kendisini de muhtaç
hissetmemekte kul ile giremediği muhtaçlık ilikisini Rabbi ile de bir türlü
kuramamaktadır. Hatta kendisi sahip olduklarının mağrurluğu ile İlah gibi
davranmaktan geri durmamaktadır. İlahlardan mürekkep apartmanlar ve siteler
sahip olduklarının gücü ile şişinmektedirler. Yan yana, alt ve üstte bir birine
yabancı insanlar vardır lakin ne mahalle nede değerler üzerine inşa edilmiş bir
insani ilişkisi kurmayı bilmezler ve beceremezler. Kalabalıklar içinde
yalnızdır insan. Hem de öyle bir yalnızlık ki, aile içinde yaşanan, aile olmayı
becerememiş zavallı şehrin büyüttüğü insan.
Arnavut kaldırımlarda ve çimenlerde koşuşan çocuklar,
uçurtmalarının iplerini son düğüme ulaşıncaya kadar rüzgarla kader ortaklığı
yaparak gökyüzüne salarlardı. Küçük çakılar ile ellerinde açtıkları çizikten
akan kanları katıştırıp sahiden bir ömür boyu kardeş olurlardı. Ahde vefa
çocukluktan edinilen, elde edilen bir bilgi ve haldi. Komşunun camını kıran bir
arkadaşını bırakın ele vermeyi, ben yaptım diyerek bütün sorumluluğu küçük
omuzlarına alan büyük bir başa sahiptiler.
Şimdilerde çocuklar yetim, mahzun, sahipsiz ve öksüz. Tek kişilik
hücrelerinde mahpuslar. Güya büyük bir imkanmış gibi pazarlayan reklam
servislerinin esiri velilerin büyük sitelerde, villalarda ya da apartmanlarda
evlatlarına olan lütfu tek kişilik odaları. Dış dünya ile temasları bilgisayar
ve akıllı telefonları aracılığı ile adı sanı belirsiz sanal sokaklarda kuşa kurda
yem olmayı beklerken, kan akıtmayı, adam öldürmeyi ve bütün bir sapıklıkları
oyunlardan oyun zannı ile öğrenmekteler. Hayatı yakalama peşinde olan veliler
yorgun ve argın, dede ve babanne huzur evinde, abi ve abla kendi odalarında
gençliğin karmaşasını yapayalnız çözme telaşında.
Önceden yere bir sofra kurulur, diz çökülür ve ailenin bütünün
iştirak şartıyla ortaya hazır edilen bir tepsi mantıya önce evin en büyük
dedesi başlar ve hadi buyurun ifadesi ile hep birlikte besmele ile kaşık
sallanırdı. Yemekler belki tek çeşit yenirdi lakin insanlar büyük bir hamd ile
şükrederler, doyarlar idi. Sofra sadece midenin açlığının giderildiği bir yer
değildi, bütün bir ailenin büyük bir muhabbetle gönüllerini doyurdukları ve
hemen bir şeyi paylaştıkları anlardı.
Şimdilerde masalarda, ayrı ayrı tabaklarda yemek yenir oldu.
Televizyonda diziye odaklanan anne, işini yarım bırakmış babanın telefon
görüşmeleri, ya da dünden kalan maç kritikleri, akıllı telefon elinde olan çocuklar, hepsi
başka bir alemdeler. Kimin sofrada olduğu yada kimin kalktığının denetimini
yasaklayan diziler esir aldıkları velilere kime hamd edeceğini dahi unutturmayı
becermenin gururu ile televizyonlar evin baş köşesine kurulmuştur.
Mezarlar evvelen şehrin içinde insanlara nasihat ederlerdi.
Hayatın faniliğini hatırlatarak dünyanın sahteliğini yüzüne vururlar, dünyanın
maskesini indirirlerdi. Önceden insanlar ölmez idi. Kabirlere selam verilir ve
büyük bir hürmetle alınır idi. “Ölen hayvan imiş, insan ölmez imiş” diye
inanırlar idi.
Şimdilerde şehir mezarlıklara tahammül edemeyip söküp attı
bağrından. Kurduğu sahte cennete yakışmıyordu ölüm ve dolayısı ile ölülerin
yurdu mezarlıklar. İnsana hiçbir şey dünyanın ve dolayısıyla şehrin kendi
gerçekliği kadar kendini anlatmamalı idi. Hayat ve ölüm büyük bir çelişkiydi ve
bu çelişki üzerine insanın düşünmesi istenmiyor, sakıncalı bulunuyordu. Bu
yüzden mezarlıklar şehrin en kıyı dibinde kendine yer bulabildi. Artık insana
nasihat etme imkanını yitiren mezarlıklar ve dolayısıyla insan susmuştu. Aslında insan şimdi ölmüştü . Ölen insan mı
idi yoksa şehir mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder