8 Mayıs 2014 Perşembe

Yüz yıl önce atıldığımız derin kuyudan çıkış mümkün mü?

19 ve 20. yüzyıl batının egemen olduğu ve bütün dünyayı kendi görüşleri çerçevesinde şekillendirdiği yüzyıllar olmuştu. Tarihin en büyük acımasızlıkları ve kıyımları ise batı dünyasının şekillendirdiği 21. yüzyılda işlendi.
İnsan, tarih boyunca ilk kez din ile akıl arasında keskin bir yarılmayı yaşadı. Bu yarılmanın etkileri ve insanlığın yaşadığı bu şok hali hala günümüzde de etkisini bütün ağırlığı ile hissettirmektedir. İnsanlık tarihi 17. yüzyılın sonlarına kadar olan bütün tanımlamalarında dinin temel referansları ile düşünmekte ve bu kavramlar çerçevesinde insanı, evreni ve eşyayı anlamlandırmakta idi. 17. yüzyılın sonlarından itibaren insan önce evrene hükmedebileceği kanaatine ulaştı daha sonra Tanrının insan ve evren üzerindeki tasarruflarını sınırlandırmaya hemen akabinde de güya tanrıdan boşalan yere kendini layık görerek kendi ilahlığını ilan etti. Artık insan bundan böyle eskilerin tabiri ile nefsinin kulu olacak ve hazlarının esiri olarak dünyanın kendi etrafında döndüğü vehmiyle hareket edecektir.



Günümüz dünyası iki yüzyıldır batının şekillendirdiği bir dünyadır ve batının üretim-tüketim modeli ile şekillenerek bugünlere ulaşmıştır.. Modern dünya dediğimizde aslında batı uygarlığından bahsetmiş oluyoruz. Bu uygarlıkta tanrının yerini akıl yani insanın bizzatihi kendisi almıştır. Batı için tanrının sadece folklorik bir tanımı kalmıştır. Tanrının kutsallığı insanın (humanizm) kutsallığının altında bir yerdedir. Fakat 2. dünya savaşından sonra batı içine düştüğü krizi görmüş lakin alınabilecek tedbirlere olan mesafesinin uzaklığından dolayı ise başarılı olamamıştır.
Günümüz dünyasındaki hiç bir inanış bu krizin etkilerinden kendini koruyamamış ve dolayısı ile teması ölçüsünde etkilenmiştir. Batı tipi hayat tarzı hemen her medeniyeti etkisi altına almış bazı inanışlar ve medeniyetlerin ise sadece folklorik yanı kalabilmiştir.
Günümüz dünyasında batının ekonomik üstünlüğü yavaş yavaş sona ermektedir. Üretim ve sermaye batıdan Asya'ya doğru kaymaktadır. Lakin üretim ve tüketim modelleri ve şehirleşme vede sosyal hayat ise bütün hızıyla batılı tarzda yaşanmaya devam etmektedir.
Dünyanın doğulusu yada batılısı, güneylisi yada kuzeylisi hiç fark etmeksizin batılı tarzda üretim ve tüketim modelleri ile gelişme yoluna girince sonuç hep aynı olmakta ve batının bugün yaşadığı insani krizler ile yüz yüze gelmektedir.
Teknoloji sayesinde bilgiye erişim kolaylaşmakta ve yine teknoloji sayesinde bilginin transferi çok süratli bir şekilde bütün dünya insanınına sahip olma imkanını vermektedir. Teknoloji sadece bilgiyi taşımakla kalmayıp bir yaşam kültürünü de beraberinde bütün süratiyle muhataplarına bulaştırmaktadır. İnsanın inanışından kaynaklanan farklılıklar erimekte ve birbirine benzemektedir. İklimin getirdiği giyim kuşam farklılıklarını bir kenara bırakırsak kurulan şehirler ve yaşam tarzı iyice birbirine yaklaşarak benzemektedir. İsimleri, coğrafyaları ve dinleri ayrı lakin hayata bakışları ve yaşam biçimleri aynı olan ortak bir dünyalı insan tipi doğmuştur.
Bu etkileşimden en az hasarla çıkan müslümanlar ise yine batılı anlamda üretim-tüketime dayalı kalkınma modellerini benimsediklerinden dolayı bir taraftan kalkınmanın sevincini yaşarken diğer taraftan batılı anlamda gelişmenin olumsuz etkilerine maruz kalmaktadırlar. Bu anlamda gelişen ve gelişmekte olan her müslüman ülke gelişimi nisbetinde bu olumsuz etkilerden nasibini alırken, bu etkilerden kendini nasıl muhafaza edebileceği ile ilgili kaygılarını giderecek koruma tedbirleri ise yetersiz kalmaktadır.
Türkiye son on yılda büyük iktisadi kazanımlar elde etti. Dünyanın en büyük ekonomileri arasındaki yerini almaya başladı. 2023 ve 2071 hedefleri ise gelecekte dünyanın söz sahibi belli başlı ülkeleri arasında olacağı hususunda hemen herkes hemfikir. Lakin Türkiye'nin son on yılda elde ettiği büyük iktisadi kazanımlar ve beraberinde getirdiği sosyal hayattaki değişim ve dönüşüm bazı köklü tedbirlere müracaatı icbar etmektedir.
Şayet alınması gereken tedbirler açısından geç kalınır ise doğu toplumlarının içine düştüğü inanç ve kültürel boşluk tehlikesi kapımızda beklemektedir. Bu tehlike kapıdan içeri adımını attığı takdirde telafisi mümkün olmayan sonuçlarla yüzleşeceğimizi ve mazallaah geç kalmış olacağımızı akıldan çıkartmamalı ve devamlı teyakkuz halinde olmalıyız.
Tarihi ve dini  derinliğini yitirmiş nesiller olduktan sonra dünyanın en büyük beş ekonomisi arasında yer alsanız ne olmuş olur ki. Bizim hedefimiz dinini ve tarihini bilen ve ona sadakatle bağlı nesillerle birlikte kalkınmayı temin etmek olmalıdır. Dinini terketmiş, tarihinden utanan nesillerle kalkınmayı temin etseniz ne olur etmeseniz ne olur. Kalkınma bu amaçlara hizmet ettiği oranda muteber bir şeydir.
Peki sorun belli lakin alınacak önlemler nelerdir dediğimizde elimizde hazır formüllerde yok. Korkularımız değerli ve yerinde korkular lakin bu korkularımızdan nasıl, hangi önlemlerle kurtulabiliriz?
İçinde bulunduğumuz ekonomik durumun iyileşmesi ve tarih sahnesine bir özne olarak yeniden çıkmamız için kalkınmış olmamız, üretebilme yeteneğine sahip olmamız en önemli şartlardan birisi olduğu hususunda zannediyorum hemfikiriz. Lakin kalkındıkça ve ekonomik olarak büyüdükçe insanımızda ve sosyal hayatta ki yozlaşmaya nasıl durdurabiliriz. İnsanın egosunun tatminini ve hazzını önceleyen bugünkü dünya bu imkanlara sahip olan insanları baştan çıkartıp bir vakum etkisi ile içine çektiğini ve nasıl dönüştürdüğüne her gün tanıklık ediyoruz. Her şey gözlerimiz önünde bütün savletiyle ceryan ediyor.
Kendi değerlerimizi koruyarak nasıl kalkınabiliriz yada bu mümkün müdür?
Evet mümkündür dediğimizde, nasıla cevap vermek zorundayız. Lakin bugüne kadar bu üretim-tüketim modelleri ile kalkınan ülkelerin içine düştükleri bu insani krizlerle toptan mücadele etmeyi sahaya sürmüş ve sonuç almış bir model üzülerek söylemeliyim ki bilmiyoruz. Ama üzerinde düşünmek ve yeni nesillere tarihi ve azizi islamı sevdirmekle işe başlayabiliriz. Okullarda dini eğitimin kalitesi mutlak anlamda artırılmalıdır. Tarihle sahih bağlar kurulmalıdır. Aile yapısı güçlendirilmeli ve kalkınma modelleri ülke sathına yayılmalı ve belli merkezlerde toplanmamalıdır. Ülkenin hukuk ve idari sistemi mutlaka dini referans almalı ve halkın büyük bir kısmı bunu talep etmelidir. Şayet bu halkın kahır ekserisinin bir talebi halinde olmaz ise sonuç alınması mümkün görünmemektedir. Devlet ve duyarlı insanlar el ele vermek ve ortak projeler geliştirmek zorundayız. Hala fırsatın kaçmadığını tehlikenin kapıda beklediğini söyleyebilirim. Kapıda bekleyen tehlike bireysel ve yerel yada bölgesel mukavemetle göğüslenemeyecek kadar büyüktür. Bu tehlikeyi ancak hep birlikte hareket etme becerisi ve yeteneğini kazanarak bertaraf edebileceğimiz kavrandığı gün ümit ışığı doğacaktır. Dünya insanının son umudu ve son ayakta kalan inancın aziz islam olduğu bilinmelidir. Bu sadece bizim kurtuluş umudumuz değil dünya insanının da tek kurtuluş umududur. Aziz islamla bağlarımızı kuvvetlendirdiğimiz oranda tehlikenin boyutları daralacak dünya insanları için temsil kabileyetimiz arttıkça onlarında içinde bulunduğu karanlık sona erecektir. Mesuliyetimizin büyüklüğünü bilip ona göre bir tavır geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder