3 Mart 2016 Perşembe

Suriye'de yaşanan savaşın düşündürdükleri.

Suriye'de yaşanan savaşın düşündürdükleri.
Suriye'de Esad ailesinin ve Baas yönetiminin zalim olduğu, işkence ile Suriye ahalisini yıllardır inim inim inlettiği hususunda hemen her vicdan sahibi ortak kanaattedir.
İktidarda kalmak adına Hama'da Elli bin masum sivil insanı kimyasal silahlar ile katleden, yönetime ilişkin en masum itirazları bile işkence ve hapis cezaları ile hizaya sokmaya çalışan, kendi yönetimi altında ki Kürtlere kimlik dahi vermeyerek en adi yöntemle cezalandıran, Türkmenleri en  bayat yöntemlerle asimile eden, sünni arapları kendi yönetimlerine bir tehdit gibi algılayıp her türlü insani ve dini taleplerini kontrol altında tutan, bir avuç nusayri ile mezhebi bir devlete dönüşerek 22 milyon nüfuslu Suriyeyi yönetmeye kalkışan bu zalim yönetime itirazı, kim, hangi saikle meşru görmeye bilir ki?
Zalim esed ve temsil ettiği zalim rejimine ilişkin zulüm gören ahalinin itiraz hakkı   var mıdır? Var ise bu itirazı hangi usuller ile yapmalıdırlar ve bunun yöntemi ne olmalıdır ki meşru olsunlar ve bu haklı itirazları sahiplenilebilsin?
Alem-i İslamın içinde bulunduğu üç fikri ve inanç damarlarının Suriye halkının itirazına yaklaşımı içinde bulundukları inanç ekseninden bakılınca nasıl olmalıdır?
Yada, bu mesele dini değil, siyasidir o halde yaklaşımlar da siyasi olmalıdır dediklerinde din-siyaset ilişkisini nasıl ele alıp kendi inanç merkezlerinden yorumlamış olmaktadırlar?
Suriye nin İdlib  şehrinde 2011 yılında  duvarlara yönetim karşıtı yazılar yazan gençlerin göz altına alınıp işkence ile öldürülmelerinin ardından başlayan  sivil gösterilerin şiddetle ve kanla bastırılmaya çalışılmasından sonra zaten birikmiş olan öfkenin bir iç ayaklanmaya dönüşmesi ile bu günlere geldik.
Bu yazının konusu, Suriye meselesine dahil olan veya bu olayların perde gerisinde müsebbibi olarakta görülen batılı ülkelerin tutumu değil, İslam aleminin neden bu meseleye farklı yaklaştıklarını   ve ayrı ayrı siyasetler güttüklerini, birinin zalim olarak gördüğü rejime diğer bir grup Müslümanların neden kahraman olarak baktıklarına ve bu bakış açılarında kendi mezheplerinin ve dini yorumlarının mı yoksa dar siyasi çıkarlarının mı etkili olduğuna işaret etmeye ve irdelemeye çaba sarf edeceğiz.
 Suriye'de savaş patlak verdiği andan itibaren İslam alemi sorunu üç şekilde ele alarak ayrıştı.
1- İran ve etkisinde olan Şii dünyası.
2-Türkiye, Katar ve kısmi olarak sünni dünyası.
3-Suudi Arabistan ve etkisinde olan ülkeler.
İran; Suriye meselesi patlak verdiği ilk günden beri bu savaşın kendisinin  İsrail'e karşı oluşturduğu mukavemet cephesine bir saldırı olduğu ve batılı ülkeler tarafından planlandığı ve esas hedefin kendisi ve oluşturduğu cepheye karşı yapıldığını iddia ederek rejime sahiplendi ve rejim karşıtı duruş sergileyen diğer Müslümanları da emperyalist güçlerin maşası olmakla suçladı. Savaş başladığı ilk günden beri zalim esed ve yönetimine hemen her türlü desteği vermekten de çekinmedi. Hatta esedi asrın Huseyn olmakla taltif ederek dini atıflar yaparak meşrulaştırma çabasına girdi. Esed ve rejimi muhalifler karşısında zayıflayınca, Lübnan'da bulunan Hizbullah devreye sokuldu. Hizbullah da muhalifler karşısında beklenilen varlığı gösteremeyince devreye İran'ın Afganistan, Irak ve diğer bölgelerdeki şii gençlerden milis güçleri oluşturarak Suriye ye yolladı. Yetmedi kendi ceza evlerinde bulunan mahkumları Suriye'de iki yıllığına 400 dolar karşılığında savaşmaların dan sonra özgür kalacakları vadi ile eğiterek cepheye yolladı. Kendi çabalarının yetersiz kaldığını görünce Rusya yı bölgeye davet etti. Tabi bütün bunlar güya Suriye yönetiminin talepleri doğrultusunda yapılıyordu.
İran, Komeyni devrimi ile kendisini İslam Cumhuriyeti olarak ilan etmiş ve yönetiminin her kademesinde, her alınan karar ve uygulamada İslami ve Kur'ani bir siyaset izleyeceğini vaad etmişti.
Asrın Huseyni olarak ilan edilen Suriye devlet başkanı Beşar Esed ile Hz. Peygamberin torunu ve Hz Ali'nin oğlu olan ve Kerbela'da Yezid tarafından Şehid edilen Hz. Huseyn arasında nasıl bir benzerlik kurulmuştu da bütün İrani çevreler bu propagandayı sahiplenir oluvermişlerdi?
Hz. Huseyn zalim iktidara baş kaldırmış ve o günkü zalim idare tarafından acımasızca, insafsızca, adice şehid edilmişlerdi. Hz Huseyn, yönetimi zalim olan bir idareye baş kaldırıyor halkıda bu zulme baş kaldırmaya teşvik ettiği için katlediliyordu. Suriye'de ise katı bir nusayri baas yönetimi halkı yıllardır inim inim inletiyor ve zulüm ediyordu. Halk Hz. Huseyn gibi kıyama kalkıyor lakin Hz. Huseyni bayraklaştıran iran öne sürdüğü malum bahaneler ile bu kıyamı değersizleştiriyor hatta karşısına dikili veriyordu. Bu değerlendirmelerin, Kur'an ile, ehli beyt ile Hz Ali ve diğer imamların  yaşantıları ile nasıl bir parallellik kurularak değerlendirildiği ise tarihe havale edilecekti.
Suriye'de yaşanan gelişmeler öyle bir yere evrilecekti ki; İran'ın baştan beri öne sürdüğü emperyalist güçler bir anda İranın ve dolayısı ile rejimin destekçileri olmuşlardı. Hatta mukavemet cephesini güya İsrail için oluşturduğu iddiasında olan İran dolaylı bir şekilde rejimin ayakta kalması için israil ile gizlice muhalif güçlerin zayıflatılması için ortak hareket ediyor ve bütün tezlerini kendi eli ile çöpe atıyordu.
Rusya, Amerika ve bir çok batılı güç ile birlikte aynı çizgide buluşan İran ve doğal ortaklarının,  kimi açıktan, kimi terör örgütleri, kimi de Rusya'nın yaptıklarına sessiz kalarak muhalifleri bastırma uğruna desteklerini esirgemiyorlardı. Batının labaratuvarlarında üretilmiş Daiş üzerinden bir ittifak oluşuyor bu ittifakın merkezine İran yerleştiriliyordu.
İran bütün bunlarla yetinmiyor, Türkiye'nin başını ağrıtan ne kadar sosoyalist ve marksist örgütler varsa başta pkk/ pyd olmak üzere onlarla işbirliğine giriyor ve Türkiye yi bu örgütlerle dizginlemeye çalışıyordu. Hizbullah eski genel sekreteri Tufeyli dışında irani çevrelerden bu yapılanlara hiç bir vicdani, ahlaki, insani ve dini, itiraz ve eleştiri gelmiyordu.
Aslında İran her ne kadar İslamdan ve Şiilikten bahsediyor olsa da; İran'ın siyasi nüfuz alanında buluna her bir kimseyi mezhep kimliği üzerinden domine ederek kendi politik çıkarları uğruna kullanıyordu. Burada dinin rolü, İran'ın dış politikasının bir nesnesi görevini üstlenmekten başka bir şey değildi.
İran gemiyi öylesine azıya almıştı ki, büyük şeytan diye yılardır itiraz ettiği batılı güçlerin ona verdiği destekle; Dini lider Hamaney, Suriye'de şehadet kapılarının açıldığını ve bütün şii gençlerin bu savaşta güya(TEKFİRCİLER) ile mücadele etmelerinin bir dini vecibe olduğunu söyleme cesaretinde bulunrak aslında bütün bir sünni dünya da nasıl bir nefrete yol açtığını önemsemedi bile. Dünün büyük şeytanı Amerika ve emperyalist Rusya bir anda Suriye üzerinden dost oluvermişler ve bu dostların verdiği cesaretle ve yeni görevlerle olsa gerek, bütün islam alemine pazusunu gösteren İran, Yemen, Lübnan, Irak, Bahreyn, Suudi Arbistan ve körfez ülkelerini karıştırmaktan geri durmayacağını ilan etmiştir. Peki bütün bu olup bitenlerin dini devlet olduğu iddiasında olan İran'ın hangi Kur an referansı ve hangi ehlibeyt mülahazaları ile kendine delil bulmuştur? İran hangi Kur'an dan aldığı delil ile zalime başkaldıran zavallı Suriyelileri terörist ilan etmiş ve katledilmelerinin hangi ayetten gerekçelerini bulup da cihad ilan etmiştir? Sorulacak soru çok lakin ortada dinden kaynaklı  bir hareket değil, bir ülkenin kendi politik çıkarları için dini alet ederek politik çıkarlarını koruma kaygısı ile hareket söz konusudur.
Suriye'de yaşanan bu hadiselerin tarafı olmak durumunda kalmış her bir Müslüman ferdin, içinde bulunduğu mezhebin temsilcisi olan ülkelerin politik çıkarlarını din sosuna bandırarak sunmaları karşısında; Ben bir şii, selefi ve sünni olmazdan evvel Müslümanım deme imkanlarını yitirmiş olduklarının da bir itirafı gibi durmaktadır. Zalim-mazlum, adalet-zulüm, merhamet-acımasızlık, doğruluk-yalancılık, hak-batıl gibi kavramlar arasında dahi buluşamayan ve politik-mezhebi duruşa göre şekil alan kavramların yorumcuların Kur'andan ve Hz Peygamberden beslenme imkanlarının da yok edildiğinin bir itirafı . gibidir. Tebliğ ettiğimiz dinin muhatabı olan İnsan ve onun bilgisinin bunca deforme edildiği bir zeminde, ben bir Müslümanım ve bütün bu olup bitenler öncelikle Kur'an ve Hz peygamber cephesinden bakılınca yanlıştır deme yeteneğini de kaybettiğimizin bir göstergesidir. Düşmanları ile ittifak yapıp, insanlarımızı ötekileştirerek katledenlerin, katledilmesine dinden delil üretenlerin, sünni-şii yada selefi olmalarının ne farkı vardır. Kadim medeniyetimizi kirletenlerin, şehirlerimizi düşmanla ortak bombalayanların, kendi dar çıkarları uğruna dini eğip bükerek emperyalistlere peşkeş çekenlerin mezhebinin ne önemi vardır?
Hiç bir sünni, hiç bir selefi ve hiç bir şii Suriye'de yaşanan hadiselerden dolayı yarın mahşerde yakasını kurtaramayacaktır. Zulme ortak olanlar, zalime meyledenler ve arka çıkanlar, emperyalistlerle kirli ilişkiler kurarak şehirlerimizi ve insanlarımızı katledenler ve bütün bu olup bitenlere sahip çıkanlar, sessiz kalanlar elbet mahşerde bunun hesabını vermeye hazırlıklı olmalıdır.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder