Tarihin hiçbir döneminde bizim içine düştüğümüz düşünce
bunalımının ve ayrılığının yaşandığından bahsedilemez. Aziz İslam’ın mensubu olduklarını iddia eden
bugünün Müslümanları, hemen hiçbir konuda beraberce düşünememekte ve beraberce
bir hedef belirleyip bir program çerçevesinde karar alıp yürüyememektedir.
175 yıl öncesine dayanan temel ayrışmaların kaynağı Tanzimat
fermanının ilan edilmesi ile ayyuka çıkmış ve derinleşen ayrışmanın da bugünkü
temelini oluşturmuştur. Ayrışmalar önce düşüncede, sonra ictimai hayatta
karşılık bulmuş ve daha sonra siyasi ve dini temellerini oluşturmuştur.
Tanzimat fermanı ilanına kadar ahalisinin kahır ekserisini Müslümanların
oluşturduğu Osmanlı devleti bir İslam devleti olarak dönemin Müslümanları tarafından
canları pahasına savunuluyor ve din devlet kaynaşmasının ictima-i hayatta
huzurunu yaşıyorlardı.
Her ne kadar din-devlet kaynaşması Müslüman ahali tarafından
benimseniyor, canı pahasına korunuyorsa da devletin batı karşısında sanayileşememesi
ve sonucunda ekonomik ve askeri gerileyişi kimi çevreler tarafından
eleştiriliyor ve devletin kendisini yenileyemeyişini dinle olan münasebetlerinde
arıyorlardı. Din devlet kaynaşması eleştirilmeye başlanmış hatta kusurlu gibi
gösterilerek devletin bu yükten kurtulması düşüncesi etkin çevreler tarafından
siyasi bir baskıya dönüştürülmüştür. Devlet ricali tarafında da benimsenmeye
başlayan bu akım dindar Müslüman ahalinin devlete olan bakışını zedelerken
ileride yaşanacak ayrışmaların, kavgaların ve bütün anakaradan kopmaların
zeminini oluşturmuştur. Bugün Türkiye özelinde yaşanan siyasi ve dini
ayrışmaların en önemli kavşak noktalarından biriside hiç kuşku yok ki Tanzimat
fermanı ve hemen sonrasındaki yaşanan siyasi süreçlerdir.
Peki, Tanzimat fermanı nın ilanı ve sonrasında ictima-i
hayatta ne gibi değişikler olmuş, Tanzimat fermanının ilanı sonrasında toplum hafızasında
ne gibi yaralar açılmış ve bunun sonucunda bu günümüzü dahi etkileyecek dini ve
siyasi ayrışmalara, kavgalara nasıl sebep teşkil edebilmiştir?
Unutulmamalı ki Tanzimat fermanı bir yanı ile sonuç diğer
bir yanı ile de sebep olarak karşımıza çıkar. Zaten tarihin hemen her döneminde
yaşanan derin kırılmalar eskinin bir sonucu olurken yeni olanında sebebi olarak
karşımıza çıkmaktadır. Devlet-i Ali Osmani tarihin kaydettiği en kudretli
devletlerden birisidir. Bu kudretini de daima İslam dan aldığını ilan etmiş ve Müslüman
ahalide İslam a olan inançlarının bir sonucu olarak Osmanlı nın bu muazzamlığı
elde ettiğine inanmışlardır.
Ne var ki “İnanıyorsanız üstünsünüz” ayet-i mucibince
bugünlere gelmiş olan Müslüman ahali uzun zamandır hasımları olan Kafir Batı karşısında
hiçbir savaşı kazanamamış, devleti ve toplumu ilgilendiren hemen her bir
hususta da geri kalmasını telifte zorlanmıştır. Aydınların kusuru adeta aziz İslam
da arıyor oluşunu büyük bir üzüntü ile izliyor fakat durumun çözümüne ilişkin
temelli bir çözümde sunamıyor oluşları ayrışmalarının zeminini oluşturuyor,
çözüme ilişkin farklı farklı düşüncelerin kısırlığı da kavgaya neden oluyordu.
Düşünce zemininde çözüme ilişkin ortaya konan fikirlerin kavgayla neticelenmesi
aslında hem fikri ortaya koyanların hem de bu fikirlere bir umut diye tutunan
halk kitlelerinin içinde bulunduğu soruna ve çözüme ilişkin yetersizliklerini
de ele veriyordu.
Batının baş döndüren değişimi karşısında Treni kaçırmış bir
adamın istasyonda ki telaşlı hali gibi, aydınlar ve halk aslında aynı telaşlı
reflekslerle hareket ediyor ve bu telaşlı hal temelli ve stratejiden yoksun
günübirlik tedbirle yol almaya neden oluyordu. Bir satratejiden yoksun olmak,
bir yol haritası belirleyememek yada hedefin açık olmasına rağmen bir
planlamadan yoksun olmak beraberinde karmaşayı artıran bir faktördü. Hemen her
grubun amaç olarak ortaya koyduğu ortak bir hedef vardı belki ama, nasıl sorusuna
cevap teşkil edecek bir program ve yol haritası yoktu. Yol haritası ve programı
olmayan düşünce mensupları kuru bir kurtuluş reçetesinden bahsediyor bazen bu
kulağa da hoş geliyordu. Lakin onlarında sele kapılıp giden insanlardan bir
farkı yoktu. Ellerinde bir strateji ve bu stratejinin gerektirdiği yeni bir
yapılanma olmadığı için teori halka çok sıcak gelirken ve taraftarı artırırken
pratikten yoksun bu hareketler zamanla sosyal hayatın soğukluğu karşısında anlamını
yitirmeye, umutları tüketmeye ve anlamsızlığa halkı iterken beraberinde büyük
kavgalara neden olmaktan başka bir işe yaramıyorlardı.
Batı ile Osmanlı devleti arasındaki gelişmişlik makasının
arası öylesine açılmıştı ki hiçbir düşünce kurtuluş reçetesi olarak sunduğu
planlamada batının içinde olmadığı bir yol haritası sunamıyordu. Batı artık Müslüman
ahalinin düşüncesinde mutlak kurucu ve belirleyici bir özne durumuna yükselmiş
bir anlamda yenilgide kabullenilmekte idi.
Tanzimat sonrası duruma hal çaresi arayan iki ana damardan
bahsedebiliriz. Birincisi bugün siyasal anlamda karşılığını bulmuş sosyalist ve
liberal çevreler diyebileceğimiz ve siyasette chp,bdp etrafında kümelenmiş
insanlar. Bu taife Kurtuluşun mutlak anlamda batılı değerleri benimsemek ve
içselleştirmekten geçtiğine inanmış ve iktidarı elde edince de bu halkı
gerekirse zorla batılı değerleri benimsetmeyi tek çıkış olarak görmüş ve
inanmıştır. Bu düşüncenin tarih içerisinde ki evrimle ve gelişimi başka bir
araştırmanın konusudur ve bunu da hak etmektedir. Bu düşünce T.C ‘nin
kurulmasında önemli roller üstlenmiş ve kendi inanışları doğrultusunda batı ile
varoluşsal bir ilişkiye girmiş ve bunu halka dayatmıştır. İslam coğrafyasına
sırtını dönmüş ve onlarla kurulacak ilişkinin yeniden modern hayattan kopmak
anlamına gelecek etkileşimlerin olabileceği korkusu ile hareket etmiştir ve
etmektedir.
Bugünkü siyasi tartışmaların merkezinde yer alan ikinci
damar ise; Batının üstünlüğünü kabul eden, batının bilgi ve teknolojisi
alınınca onlarla yeniden rekabete girişme imkanını bulacağını hatta batıya yeniden
üstünlük kurulabileceğini savunan ikinci gelenektir.
Bu gelenek cumhuriyetin kurulması ve hemen sonrasında siyasi
bir lince tabi tutulması karşısında önce varlığını korumak daha sonra eğitimli
ve donanımlı gençler yetiştirerek devlet-din kaynaşmasını temin için eğitime
yöneldi. Son iki yüzyıl içerisinde yaşanan tarihi tecrübeler sonunda ki bakış;
her ne kadar devlet kendini dinden arındırmış
olsada bu hareket devlete küsmedi ve devlete ilişkin düzelme umudunu yitirmedi.
Bu devlet bizimdi ve ihya ya ihtiyaç vardı gibi meseleyi ale aldılar. İmanlı
gençler bir taraftan yetişirken ve devlet kadrolarında görev alırken ikinci
dünya savaşı sonrasında gelişen siyasi imkanlardan yararlanarak yeni bir uç
verdi. Devletin yönetimine meşru daire içerisinde talip olup halka yeniden
din-devlet kaynaşması vaadinde bulundu. Çok kısa zamanda devlet bu kadroların
eliyle yönetilmeye başlandı. Devletin almış olduğu bütün tedbirlere ve
kısıtlamalara rağmen bu damar başarılı olmuş ve devleti yönetir hale gelmişti.
Bütün bunlar olurken İran’da bir devrim yaşanmış, Afganistan
cihadı ile de din-devlet ilişkilerinin ele alınış biçimi başka bir uç vererek
dini ve siyasi temellerini oluşturmaya başlamıştır. Bu düşünce sistem içi mücadeleyi gayr-ı İslami görüp, Müslümanların
ikiyüzyıl devlet ve toprak kayıpları karşısındaki tecrübelerinin devlete ilşkin
bakışlarını tersyüz eden ve kendi içlerinde yeni tartışmalara ve ayrışmalara
neden olacak siyasi ve dini kavgaları beslemeye başlayacaktır.
Yazının hacmini artırmamak maksadı ile tarihin konusu haline
gelmiş bir çok hadiseyi atlayıp meseleyi özet halinde sunmaya gayret ettik.
Belkide konu başlıkları diyebileceğimiz ölçüde ele aldık.
İkinci damarda yer
alan ve bugün Türkiye’nin yönetiminde vaziyet eden düşünce kendi içinde 3 uç
vererek ve evrilerek yoluna devam etmektedir.
1.
Uç : Bugün siyasette AKP’nin önünü çektiği siyasi
düşünce; Hala İddialarının arkasında durmakta ve elinde bir projesi ve hedefi
var. Batının bilim ve tekniğini alıp batının üstüne çıkmak hedefi. Bunun için
belli bir yol kat edilmiş ve ortaya çıkan tablo batının kurulu düzenine tehdit
olarak batı tarafından da algılanmıştır. Türkiye’nin bu parti ile İslam aleminde
uyandırdığı etki batılı ülkeleri korkutmuş ve partinin siyasetten uzaklaşması
adına ellerindeki bütün araçları kullanmalarına neden olmuştur ve olmaktadır.
İslam birliği kavramı ilk defa Osmanlı sonrası yeniden olabilirlik ihtimaline
kavuşmuş ve bu uğurda Türkiyenin attığı adımlar batı için önü alınması gereken
bir tehdit olarak algılanmıştır. Türkiye’nin son yıllarda attığı uluslar arası
adımlar ve Müslüman ülkelerle ilşkiler hem batıyı hemde Müslüman ülkelerde ki
batı yandaşı idarecileri iyice ürkütmüştür.
Türkiye tarihinde ilk defa 10,50 l, yıllarını planlama imkanına
kavuşmuştur. Bu siyasi hareket ve batı şunu çok iyi bilmektedir ki, İslam aleminin
desteğini bir birlik etrafında toparlayabilirse bu Müslümanların dünya
sahnesine kurucu bir özne olarak çıkabileceği gerçeği. Bu gerçeği AKP’nin
biliyor olması ve bu amaç için çalışıyor olması batılı ülkelerin aldığı
önlemleri dahada sıklaştıracağı anlamına gelmektedir. Ellerindeki en büyük koz
iddialarından vazgeçmiş fakat aynı düşüncede ve farklı alanda faaliyet gösteren
diğer Müslüman gruplar olacağı gerçeği tarihin tekerrür edeceği endişesine sevk
etmektedir.
2.
Uç: Bugün siyasi kavganın bir tarafı olan
ve Cemaat diye bilinen hizmet hareketinin öncülük ettiği ve devlete imanlı
gençler yetiştirerek dönüştürmek isteyenler. Bu hareketlerin yurtdışı
angajmanları ve zaman içerisinde uğradıkları düşünce evrimi neticesinde batıya
meydan okumanın gereksizliği üzerinde bir yere kaymış ve batı ile olan
mücadelesini bırakmış gibi görünmektedir. Bence sosyologların ve tarihçilerin
bugünkü cemaat-iktidar kavgasının arkasında yatan en temel düşünce kopuşunun bu olduğunu ve kavganın sebeplerini bu kopuş çerçevesinde ele almalarının doğru
olacağına inanmaktayım. Bu sadece hizmet hareketi ile sınırlı bir durum değil
onun paralelinde çalışma yapan diğer cemaatler içinde söz konusudur. Bu
paralelde ki bütün cemaatler tarihten devraldıkları batı ile mücadele idealini
yitirmişlerdir. Bu belki teori planında olmasa da pratikte böyledir.
3.
Uç; Bir tepki hareketi olarak doğan bu grupların
iddiası batıya hiç ihtiyaç duymadıkları ve batının hemen her bir şeyinin kötü
olduğu İslamın içinde bugünün sorunlarını aşacak çözümler olduğunu savunan
kesimlerdir. İctima-i hayatın hemen hiçbir alanında sınanmadıkları için sadece
teori düzeyinde kalmaktadır. Bu düşünce etrafında birleşmiş fakat farklı
gruplarla temsil edilen bu gruplar Tanzimat sonrası yaşanan travmatik bir
karmaşa ile karşı karşıyadırlar. Nasıl sorusuna esaslı cevaplar üretmekte
zorlanmaktadırlar. Günlük hayatta modern hayatın bütün araçlarını kullanarak
itiraz ediyor oluşları açıklanmaya muhtaç bir konu olarak karşımızda
durmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder